Kadir Daniş – MELEK

İbrahim Kaşgar, Onların Şiiri

Melek

Kadir Daniş

Ben o yaratılınca yaratıldım. Böyle zaten, bizi onları yaratınca yaratıp onlara verir. Hayır, tam açıklayamadım. Allah ne zaman bir insan yaratsa, o insan ana rahmine düştüğünde Rabbimiz bizi de yaratır ve onlara tayin eder. Koruyucu, gözlemci, kayıtçı, davetçi, telkinci. Nur. Göz. Görür dururuz çünkü, seyreder dururuz. Dil. Söyler dururuz çünkü, onlar Rablerinin hoşuna giden bir şey yaparlar ve biz hamd ederiz. Onlar Rablerinin gayretine dokunacak bir şey yaparlar ve biz istiğfar ederiz. 

Allah bizi Âdemoğullarına ikinci bir kalp gibi vermiştir. Güzel bir farkla: Biz hiç kırılmayız, kararmayız, mühürlenmeyiz. Bu yüzden O şüpheye düştüğünde, pişman olduğunda, üzüldüğünde ben hiç ağrımadım. Işığımdan bir parça da O’na verdim. Biliyordum çünkü, iyi çocuktu, buradan kurtulduğunda geçecekti, kalbini kıran kendisi değildi. Karanlıktı. Açlıktı. Susuzluktu. Dışarıdan kilitlenmiş kapıydı ve yerin altıydı ve altıncı yaşın akıl erdiremezliğiydi. 

Konuştum sonra. Allah’la. Ya Rabbi, henüz çok küçük. Allah’ım O’nu kendin için seçtiğini, kendine kavuşmaya hazırladığını anlıyorum. Ama biraz hafifletsen ya Rabbi? Çok küçük daha.

Konuştum sonra. O’nunla. Korkma küçüğüm, hiçbir karanlık ebediyen yanmaz, illa söner. İlla sabah olur, illa karanlık dağılır. Ben yanındayım. Ama biraz ağla istersen, ikimiziz şurada, kuvvet bulursun.

On bin yıl kadar sonraydı. Burada bir türlü ömür bitmiyor ve ölünmüyordu. O’nda en çok buna şaşırmışımdır: Yaşamak karşısında öyle sabırlıydı ki, asla ölmedi. On bin yıl kadar sonraydı. Altı yaşında, Çin alfabesi olmayan bir alfabe öğreniyor diye, Çin’i yaratan Allah’ın harflerini öğreniyor diye, alıp götürülmesin diye, yedinci yaşı olsun diye, diye diye diye, o bodrum katında ışıksız ve gıdasız ve susuz ve yalnız günlerce kilitli kalmasından on bin yıl kadar sonraydı. Allah’ın yarattığı Çin, Çin’i Allah’ın yarattığını unutmuştu ve Allah’ın harflerini öğretiyor diye, diye diye diye, gökyüzünün karanlıklarından geçirip getirmişti O’nu buraya.

Işıksız ve gıdasız ve susuz ve yalnız. Gerçi yalnız değildi ben vardım. Gerçi yalnız değildik Onlar vardı. Gerçi yalnız değildiler Allah vardı. Onlar ki Çin’i ve kendilerini kimin yarattığını unutmuşlardı ve yan odadan gelen sesleri duyuyor musun, babanın sesini tanıdın mı diyorlardı. Kulak asma kulak asma diyordum ben de, üzülme, sakın yıkılma, kısa bir süre sonra hepiniz öldüğünüzde ve ölüm babanın işkencecileriyle babanı ve seni aynı kollarıyla sardığında bugünü gülümseyerek hatırlayacak ve sevineceksiniz, kulak asma. Babanın sesini tanıdın mı diyorlardı, onun etlerini kesen biziz. Biz burada istediğimiz kişiye istediğimizi yaparız ve kimseye hesap vermeyiz ve bizden sizi soran olmaz. Sana babana yaptıklarımızdan beterini yapacağız. Ve. Ama. Önce babanın nasıl parçalandığını işiteceksin. 

Elektrikle aynı anda konuşuyordum ve elektriğe kulak asma sen beni dinle diyordum, O’na ışığımdan veriyordum ve ağlamamasını söylüyordum, ağlama, ben senin yerine ağlarım, çünkü biraz gülmeye benzer benim ağlamam, böylece kalbin değişir, gözyaşlarını onlara gösterme ve bana ver, ben sana çok gerekeceği zaman için saklarım bunları, çünkü yakında buradan çıkacaksın, o zaman kolaylıklar olacak ve ölüm sizi, hepinizi, onlarla seni birleştirecek.

İşkencehaneden yüz bin yıl sonraydı, ölüm gaddarla mağduru, zalimle mazlumu aynı siyah kollarıyla sardı ve birleştirdi. İşte o zaman ben O’na korkma dedim, kederlenme, sana vaat olunmuş cennetle sevin, ben senin dünyada da ahirette dostunum, sen şimdi Gafûr ve Rahîm olan Allah’ın ikramı olarak canının çektiği ve gönlünün umduğu her şeye kavuştun, çok sabrettin ve şimdi tertemizsin.

İşte o zaman kardeşlerim Onların yüzlerine ve sırtlarına vurdu ve Allah dediler yaptıklarınızı bilmiyor mu sandınız, düşündünüz bunu değil mi, öyleyse tadın bakalım ebedi yangın azabını.