PUTLARI DEVİRECEK BİR İBRAHİM’İN HİKÂYESİ
İki Dünyanın Kesişiminde Bir Hayat
Ben İbrahim Kaşgar.
Doğu Türkistan’ın siyasi, idari ve ticari merkezi; kat kat köprüleri ve göğe yükselen
gökdelenleriyle bilinen Urumçi’nin -20 dereceyi bulan dondurucu kış ayazında dünyaya
gözlerimi açtım.
Aile kütüğümüz Kaşgar’ın bir kasabasına dayanır. Ailem, Kaşgar’ın saygın ve maarifsever
ailelerinden biriydi. Annem sınıf öğretmeni, babam ise kasaba-ilçe şoförlüğünü bırakıp
Urumçi’de taksi şoförlüğü yaparak rızkını kazanan, aynı zamanda ikinci el araç ticaretiyle
uğraşan, girişimci ruhlu bir insandı.
Ailem, iki farklı kültürel dokunun birleşimiydi. Anne tarafım; devlet kademelerinde görev almış,
akademik yönü güçlü, dönemin şartlarına uyumlu daha modern bir çizgiyi temsil ediyordu.
Dedem üst düzey bir devlet memuru olarak emekli olmuş, dayım yönetici yardımcılığı yapmış,
teyzelerimden biri jeoloji mühendisi, diğeri gazeteci olmuştu.
Baba tarafım ise daha muhafazakâr ve dindar bir geleneği temsil ediyordu. Büyük dedem
inkılap yıllarında Çin ordusuna karşı savaşmış onbaşılık görevi üstlenmiş, dedem fabrikadan
emekli, halalarım öğretmen, amcalarım ise makam şoförlüğünden taksi şoförlüğüne kadar farklı
kademelerde çalışıyordu.
Ben ise bu iki dünyanın kesişim noktasında; anne tarafının ilk, baba tarafının üçüncü torunu ve
ailemin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim.
Bir İsim, Bir Niyet, Bir Yolculuk
Doğumum, annem ve babamın hidayetle tanıştığı ve derin bir uyanış yaşadığı o ilk heyecanlı
döneme denk gelmişti. Babamın hidayetine vesile olan hoca amca, ismimi koyarken bir anlam
ve sorumluluk yüklemişti: “Topraklarımıza musallat olan zulmü, başta Çin’in dayattığı
ideolojiler olmak üzere tüm putları yıksın” diyerek adımı İbrahim koymayı önermiş. Annem ve
babam da bu anlamı benimseyerek ismimi bu niyetle vermişler.
Henüz ben anne karnındayken benim için büyük bir hedef belirlemişlerdi: “Bu çocuk ilim sahibi
olacak, milletini cehaletten, vatanını esaretten kurtarmaya hizmet edecek.” Bu doğrultuda,
eğitimimin temelini dini ilimlerle başlatmaya karar vermişler.
Kaşgar’da, özellikle kasaba düzeyinde, gizli de olsa dini eğitim alabilecek bir yer bulmak
neredeyse imkânsızdı. Büyük şehirlerde ise sıkı denetimlere rağmen sınırlı da olsa imkânlar
bulunabiliyordu. Bu sebeple, daha ben doğmadan Kaşgar’dan yaklaşık 1500 kilometre
uzaklıktaki Urumçi’ye taşınmışlardı.
Çocukluk Değil, Göçebe Bir Hafızlık Yolculuğu
Henüz 4 yaşındayken, dini eğitimin yasak olduğu bir atmosferde, Urumçi’de gizli bir “yeraltı
medresesine” emanet edildim. Annem ve babam, siyasi baskılar yüzünden Kaşgar’a dönmek
zorunda kalmıştı. Sıkı denetimler yüzünden aileler medresedeki çocuklarını bazen haftada
bazen ayda bir anca almaya gelebiliyorlardı. Ben her kapı çaldığında “beni almaya geldiler”
ümidiyle kapıya bakardım ama gelen olmazdı. Kaşgar’a dönmek zorunda kaldıklarını
bilmediğimden aylarca onları bekledim. Akşamları yorganın altında gizli gizli ağlar, annemin
öğrettiği dualarla Allah’a sığınırdım. Tam ümidimi kesmişken dedem 1500 km yolu aşıp
Kaşgar’dan urumçi’ye beni almaya gelmişti. Annem ve babama beni orada bıraktıkları için
kırgındım. Kaşgar’daki emniyet pürüzleri nedeniyle gelemediklerini anlatsalar da o çocuksu
kırgınlığım bir süre devam etti.
Daha sonra temelli Urumçi’ye döndük ve hafızlık sürecim yine yeraltı medreselerinde devam
etti. 7 yaşıma kadar polise yakalanmamak için tam yedi kez hoca ve mekân değiştirmek zorunda
kaldım. Kimi zaman dağ eteklerinde, kimi zaman en ücra köşelerde, akıl almaz zorluklarla
geçen 3 yılın sonunda hafızlığımı tamamladım. Bu süreçte ciddi hastalıklar atlattım ama
sonunda 7 yaşımda bir hafız olarak evime, ailemin yanına döndüm. 8 yaşıma kadar olan
çocukluğum, polislere yakalanma korkusuyla göçebe bir eğitimle geçmişti.
Eğitim, Dil ve Kimlik Mücadelesi
8 yaşıma gelmeden ilkokula başladım. Annem sayesinde zaten Uygurca okuma yazma biliyor,
çarpma ve bölme işlemlerini yapabiliyor ve çarpım tablosunu ezberlemiş olmanın verdiği
özgüveni taşıyordum. Başlangıçta hem Uygurca hem Çince eğitim veren “çift dilli” bir
okuldaydım. Ancak ikinci sınıfa geçtiğimde, Çin hükümetinin kültürel asimilasyon politikaları
sertleşti. “Çift dilli” eğitim sistemi bir anda “tek dilli” (Çince) eğitime dönüştürüldü ve tüm
müfredat Çinceleştirildi. Uygurca eğitim veren kıdemli öğretmenler görevden alındı. Yerlerine
Çinli öğretmenler veya Uygurlardan Çince ders anlatabilecek öğretmenler yerleştirildi.
Bu süreç benim için zorlayıcıydı, Ancak akademik başarım bana bir kalkan oldu. Sınıfın en
başarılı öğrencilerinden biriydim. Anadilime olan tutkum nedeniyle, Uygur Türkçesiyle basılan
kitapların giderek azaldığı o yıllarda hafta sonlarımı kütüphanelerde geçirirdim. Uygurca çocuk
klasikleri, Nasreddin Hoca fıkraları, Keloğlan masalları gibi eserlerin yanı sıra, Uygur
Türkçesine çevrilmiş Doğu ve Batı klasiklerini de ayrım yapmadan okurdum.
Farkındalık, Arayış ve İlk Kırılma
12–13 yaşlarıma geldiğimde, memleketimizde yaşanan haksızlıklara dair giderek artan bir
farkındalık oluşmaya başladı. Araştırmacı yönüm beni tarih kitaplarına ve Çin hükümeti
tarafından yasaklanmış eserlere yöneltti.
Babamın arkadaşları aracılığıyla gizlice ulaştığım İslam tarihi, Türk tarihi ve çağdaş İslam
düşünürlerinin çeviri eserlerini okudukça bilinç düzeyim daha da arttı. Bu süreçte
öğrendiklerimi çevremle de paylaşmaya başladım.
Henüz 13 yaşındayken, evimize yapılan bir baskınla annemle birlikte kelepçelenerek sorguya
alındım. Yaşanan süreçten, bir miktar rüşvet ve amcamın bazı devlet yetkilileriyle olan
bağlantıları sayesinde kurtulabildik.
Bu olay, yerel imkânların yetersizliğini daha derinden hissetmeme sebep oldu ve gözümü yurt
dışına çevirdim. Yasaklara rağmen internet üzerinden Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’daki
hocalardan çevrim içi dersler almaya başladım. Ancak bunun da bir sonu gelecekti.
Esaret, Takip ve Hicret Kararı
Uygurlara pasaport verilmesi neredeyse imkânsız olsa da, maddi imkânlarımızı zorlayarak ve
devlet yetkilileriyle olan bağlantılarımızı devreye sokarak bu süreci başlatmaya karar verdik.
Bu süreçte, kasabada pasaport işlemleri için beklerken nüfus müdürlüğü önünden
kelepçelenerek önce Kaşgar’a, ardından uçakla Urumçi’ye götürüldüm. 15 yaşımda, şehirler
arasında polislerin arasında kelepçeli şekilde sürüklenirken, kendi memleketinde esaretin ne
demek olduğunu derinden hissettim.
Suçum; dini eğitim almak, öğretmek ve yurt dışıyla bağlantı kurarak çevrim içi dersler almaktı.
Çin hükümetinin bakış açısıyla bu durum “terörist faaliyet” olarak değerlendiriliyordu.
Beni Kaşgar’dan götürdükleri gün, Urumçi’deki evimize de baskın yapılmış ve babam
tutuklanmıştı. Bir süre sonra babamla Urumçi’de aynı hücrede karşılaştım. Yüzündeki solgun
ve çaresiz ifade zihnime kazındı. Günler süren sorgu ve işkencelerin ardından, dışarıdaki
bağlantılarımız sayesinde serbest bırakıldık.
Ancak artık sürekli takip altındaydık; izleniyorduk. Annemin tesettürü, Çin’in tek çocuk
politikası dışında dünyaya gelen beş kardeşim, benim hafızlık geçmişim ve dini eğitimim ile
yurt dışı bağlantılarımız, “yasa dışı dini faaliyet” kapsamında gerekçeler olarak görülüyordu.
Bu nedenle devletin her an üzerimize baskı kurması için fazlasıyla sebep vardı.
Bu şartlar altında önümüzde sadece iki seçenek bulunuyordu: Ya yıllarca sürecek bu takibe
katlanıp, bir gün yeniden hapse atılarak hayatımızı orada tüketmek; ya da imkânsız görünse de
bir yolunu bulup hicret etmek.
Hicret: Esaretten Özgürlüğe Yolculuk
Bir yıl süren ağır bürokratik engelleri ve ekonomik zorlukları aşarak pasaport almayı başardık.
Yazın sıcak bir gününde, Urumçi’deki evimize bir kargo ulaştı; benim pasaportumdu. Ailede
herkesin pasaportu benden önce çıkmıştı, bir tek benimki kalmıştı. Çünkü Çin kayıtlarında
ailede “en büyük suçlu” olarak görülen bendim. Bu nedenle pasaport sürecim hem daha uzun
sürdü hem de diğer kardeşlerime kıyasla çok daha zorlu ve karmaşık geçti. Nihayetinde
pasaportumu elime aldım.
Hemen ertesi gün İstanbul aktarmalı uçuş biletlerimizi aldık. Dikkat çekmemek için dönüş
biletlerini de temin ettik; olası bir sorguda bir haftalık turistik geziye gittiğimizi söyleyecektik.
Ertesi gün, evimizi, arabamızı ve tüm mal varlığımızı olduğu gibi bırakarak; Efendimizin
sevdiği memleketinden ayrılışındaki gibi sessizce yola çıktık ve seher vakti havalimanına doğru
ilerledik.
Havalimanındaki kontrollerde dikkat çekmemek için iki gruba ayrıldık: Annem birkaç
kardeşimle, babam ise benim ve diğer kardeşlerimle birlikte geçti. Kısa bir sorgu dışında her
şey yolunda gitti. Yoğun bir psikolojik gerilim ve adrenalin dolu anların ardından, saatler süren
aktarmalı uçuşlardan sonra İstanbul’a inmeyi başardık.
Artık özgür bir dünyanın havasını soluyorduk. Gökyüzünde serbestçe dalgalanan ay-yıldızlı
bayrağı gördüğümde derin bir duygu seline kapıldım. Bir zamanlar yalnızca üzerimde ay-
yıldızlı bir kıyafet olduğu için sorgulandığım, ay-yıldızlı yüzüklerin ve tişörtlerin yasaklandığı,
bunları satanların dahi cezalandırıldığı bir yerden geliyordum. İnsanların dillerinde “inşallah”,
“maşallah”, “elhamdülillah” gibi ifadeleri duymak da beni ayrıca duygulandırdı. Çünkü
“Selamünaleyküm” dâhil bu tür ifadeleri kullanmanın bile risk oluşturduğu bir ortamda
yaşamıştık.
İstanbul’da İlim Yolculuğu ve Yeniden Başlangıç
İstanbul’a gelişimin ardından, yarım kalan eğitim sevdamı gerekli hazırlıkları tamamlayarak
üniversite ile taçlandırdım. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler
Fakültesi’ni %100 burslu olarak kazandım. Ancak daha ikinci sınıftayken çocukluğumdan beri
süregelen tarih merakım beni ikinci bir bölüm okumaya yöneltti ve aynı üniversitede Tarih
bölümünde Çift Anadal programına başladım.
Çin’in sansürlü ve ideolojik atmosferinden kurtulmuş biri olarak, her türlü kitaba ve fikre
ulaşabilmenin verdiği şevkle, iki bölümün yoğun ders yüküne rağmen dini, tarihi ve felsefi
eserleri büyük bir iştiyakla okudum. Her iki bölümü de başarıyla tamamladım. Üniversite
hayatım boyunca yalnızca derslerle sınırlı kalmayıp, İstanbul’un entelektüel çevrelerinde,
sahaflarında ve hocaların ilim meclislerinde kendimi geliştirme imkânı buldum. Üçüncü sınıfta,
eğitim hayatımda bana yol arkadaşlığı eden bir dostumla birlikte öğrenci evine çıkarak daha
sakin bir ortamda, konsantrasyon sağlayarak disiplinli bir eğitim hayatı sürmeye başladım.
Lisans eğitimimin ardından, çocukluk yıllarımdan beri ilgimi çeken derin düşünce alanlarına
olan yönelimim; insanların, toplumların ve devletlerin yönünü belirleyen düşünce akımları,
ideolojiler ve felsefeye dair okumalarımı akademik bir zemine taşıdı. Bu doğrultuda,
hocalarımın da yönlendirmesiyle şu anda İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Felsefe
bölümünde İslam ve Türk Felsefesi alanında yüksek lisans yapmaktayım. Aynı zamanda bir
eğitim kurumunda yönetici olarak çalışma hayatına da adım atmış bulunmaktayım.
Bu süreçte hayatımın en anlamlı kararlarından birini vererek, üniversite yıllarında tanıştığım ve
aynı idealleri paylaştığım fikir ve gönül ortaklığı kurabildiğim, desteğini hiç esirgemeyen,
hedefe doğru beraber yol alabileceğim bir yol arkadaşım ile evlendim.
Doğu Türkistan’daki baskı ortamından, İstanbul’un hür ve ilimle yoğrulmuş manevi iklimine
uzanan bu yolculuk, bugün hem akademik hem de şahsi hayatımda meyvelerini vermeye devam
ediyor.
Benim hikâyem şimdilik burada son buluyor. Devamını ise zaman ve takdir belirleyecek.
Vesselam.
İbrahim KAŞGAR
Üsküdar
22.04.2026