Ahsen Dalca Korkutan – Aya Olan Uzaklık
İbrahim Kaşgar, Onların Şiiri
Anne ve baba karşısına alıp ona bazı şeylerden bahsetti. Günlerdir kendi aralarında konuşurlarken adının geçtiğini duyuyordu. Daha yaşı küçük ama. Sonra onun için çok iyi olacak. Gibi şeyler. Babanın yeni aldığı oyuncak arabanın kumandasına pil ararken dönüp bakıyordu onlara. Sen devam et oğlum, biz anneyle konuşuyoruz. Pili bulana kadar amma zaman geçmişti.
Sonra karşılarına aldılar. Hz. İbrahim’den bahsettiler önce. Putlardan. Bunu daha önce de dinlemişti. Kendine bu ismin veriliş hikâyesini. Biz bir karar aldık, dediler. Senin için. Hz. İbrahim gibi putları baltayla paramparça yapman için. Hiçbir şey anlamıyordu ama başını sallıyordu. Konuşma bitince sevinmesi gerektiğini düşünüp ikisinin de boynuna sarıldı. Annesi küçük, kısa bir papatya gibi sarsılıyordu. Belki de iyi bir şey değildi.
Ona bir çanta hazırladılar. Renk renk tişörtler, on atlet, yirmi çorap. Uzunca bir yol içinmiş, orada kalmak için. Yol boyu kimse konuşmadı. Annenin gözyaşını sildi, kimi yanağından öptü. Çantasına oyuncak arabayı koymadılar. O da istemedi.
İleride kocaman adam olmayı beklemiyordu. Kerli ferli biri olup evlenip çocuk çocuğa sadece baba karışırdı. Sadece baba, güzel bir anneyle evlenirdi. Onun payına uzağa giden çocuk olmak düşerdi. Hep. Bir ömür. Vardığı yerin giderken bitmeyen, dönerken kısalan yolları yoktu. Çünkü geri gelmeyecekti. Anneye yaptığı resmi katladı. Arabanın torpidosuna bıraktı. Papatyalardan bir bahçede üçü oynuyordu. Oyuncak arabadan tümden vazgeçmişti.
Bir eve vardılar. Bahçesi kocamandı. Anneyle babanın bahsettiği gibi bir okula benzemiyordu. Bahçelerde çocukların olmamasına alışkındılar ama burası bakımsızdı da. Sanki. Sanki kimse yaşamıyordu. Kapıyı bir, iki, üç, sekiz kez tıklattılar. Bunu bir oyun sandı. O da yapacak olunca babası elini tuttu. Şimdi değil, der gibi baktı gözlerine. Kapıyı açan küçük bir kadına teslim ettiler onu. Küçük kadın anneye benzemiyordu. Vedalaşırken haftaya geleceklerini söylediler. İçeriye girdi. Bir daha içeriye girdi. Girdikçe hava kararıyordu. En sonunda birkaç çocuk gördü kendi yaşlarında. Yanlarına gidip sessizce oturdu.
Üniversite yıllarında edindiği arkadaş grubunda herkes sıradan çocukluk anılarından bahsederken kendi hikâyelerini anlatamayacağını o zamanlar bilmiyordu. Bir keresinde denemişti. Kahkahaların azaldığını, herkesin keyfini kaçırdığını görünce nasıl konuyu kapatacağını bilememişti. Ülkesinde çocukluk böyle yeşeriyordu. Kendini bu gibi anlarda artık yaşadığı topraklara ait hissetmezdi.
Anne ve baba o akşam evden ayrılması gerektiğini anlatırken ilim, demişti, senin için, demişti, biz, demişti, bizler yapamadık ama bu sefer senin için her şeyi. Ama her şeyi, belki hayatımızı, deyince baba, annenin sözünü kesmiş, konuyu başka yöne çevirmişti. İlmin ne olduğunu merak etti yol boyu.
Anneye benzemeyen kadın her gün yeni ilimler gösteriyordu onlara. Kendi dillerinden olmayan. Elif, be, te… Öğrendikçe evde bahsedilenleri biraz daha anlıyordu. Annenin dediği haftaya çabuk gelmedi. Öyle gelmedi ki uzadı zaman. Esnedi. Esnedi ve bosbol geldi üzerine.
Sonunda anne ve baba elleri dolu göründüler. Uzaktan yürürlerken anneye benzemeyen kadın gibi küçücüktüler. Ellerindekini arkadaşlarına dağıtırken büyüdüler, büyüdüler, kocaman oldular. Sarıldılar, öptüler. Anne yine papatya. Haftaya diye diye gittiler. El sallarken gökyüzündeki aya eli çarptı annenin. Akşam olmak üzereydi. O da bu vakitlerde kaç sefer tutmaya çalışmıştı tek gözünü kısıp. Olmadı bir fiske vursaydı aya. Ama başaramamıştı hiç. Bir sonraki sefer yalnız baba geldi. Acaba annenin elinin aya çarpmasıyla bir ilgisi mi var mıydı gelmemesinin? Ya büyülendiyse, ya ona bir şeyler olduysa… Telaşla bir sürü soru sıkıştırdı babasının anlattıklarının arasına. Ne o babayı ne baba onu dinlemedi. Dinleseydi geceleri o kadar uykusuz kalmazdı. Baba bir nefes kardeş, demişti. Kardeş geliyor. Demek oyuncak araba artık onun değil, diye geçirdi aklından.
Ondan sonra bir kardeş, bir kardeş daha gelecekti dünyaya. Bunların hepsinin annesinin eli ve ayla kesin bir ilgisi vardı. Yoksa sadece üç kişiydiler. Yıllarca süren bir artmayla en sonunda masaya sekiz tabak ve kaşık koyacaklardı.
Bir gece uyurlarken anneye benzemeyen küçük kadın, fısıltılarla bütün çocukları kaldırdı ve aşağıya, en aşağıya indirdi onları. Zifiri karanlığa. Üzerlerine kapağı kapatırken susun, diye işaret etti. Size kim seslenirse seslensin, susun. Bütün çocuklar birbirine tutunup beklemeye başladı. Karanlığa düşmemek için tutundular. Yukarıdan gelen gümbürtüleri, patırtıları, şangır şungurları dinlediler. Çocuklar hiç konuşmamasına rağmen şakırdamadan ve şırıldamadan duramadı. Birbirlerine müdahale etmeden kendilerinden çıkan sesleri dinlediler. Yukarıdan onları duyan olmadı. Güm, diye bir ses oldu sonra. Bir daha hiç bir şey olmadı. Uzunca bir süre öyle beklediler. Beklediler.
Anneye benzemeyen kadın gelsin diye beklediler. Belki uyudular. Belki açlıktan bayıldılar. En sonunda o kadar bir sessizlik oldu ki kapıyı yavaşça itmeye niyetlendi biri. Açıp dışarıya çıkmanın sakınca oluşturmayacağını düşündü. Fakat kapı hafif aralanıp pat, diye geri kapandı. Dışarıdan bir eşya, bir şey engel oluyordu açılmasına.
Yine. Beklediler.
Babadan sıklıkla dinlediği keloğlan hikâyelerini anlatmaya başladı diğerlerine. Uyuyanlar oldu. Uyananlar oldu. Biri uyanmaz oldu. Diğerleri de hiç uyanmaz diye bir daha anlatmadı.
Anneye benzemeyen küçük kadın değil ama kerli ferli baba olamayacak kadar genç biri gümbürtüyle kapılarını açmaya geldi. Büyümüşlerdi, kocaman olmuşlardı. Baba hangi haftaya geldiyse o vakit yaşananları dinlediğinde büyümüşsün, demişti ona. Demek bodrumda geçen zaman alınan yaşlara denkti.
İlme başka bir yerde devam etmeye karar verildi. Kendi dilinden olmayan dilde ne çok şey ezberlemişti. Anne kucağında bir bebekle geldi. Kardeş buymuş. Kendine benzetti. Elinde oyuncak arabasını aradı.
Yıllar sonra eve döndüğünde kardeşi de büyümüş, elinden tutup gidecek kadar olmuştu. Ama elinden tutmak, beraber yürümek serbest değildi. Ülkenin kurallarına göre bir aileye birden fazla çocuk yasaktı. Polisler yollarını çevirmişti. Nereye gidiyorsunuz. Çocuğu tuvalete götürüyorum. O gün bu sebeple dışarıya ikinci çıkışlarıydı halbuki, hemen göze batmışlardı. Annenin elinin aya çarpmasıyla çoğaldıktan ve başka topraklara gittikten sonra hep beraber evden çıkıp bir kafede rahatça içtikleri soğuk kahveyi yudumlarken anlatmıştı bu anıyı: Polisin kaç yaşındasın, ismin ne, baban kim, eviniz nerede gibi sorulara cevap verene kadar kardeşinin yerinde zıplamaya, ağlamaya başladığını. Abi çok geldi, hadii, diye mızmızlandığını. Adamların gülmeye başladığını ve sorgulama bittiğinde tuvalete gitmelerine gerek kalmadığını. Islak pantolonunu kapatmak için üzerindeki ceketi çıkarıp kardeşinin beline bağlayarak eve döndüklerini. Hep böyle oluyordu, ne zaman çocukluk anılarını anlatsa. İster kendi vatanından olana ister bu topraktakilere. Herkesin neşesi kaçıyordu.
O gece yine üstüne battaniyeyi çekti. Soğuk değildi o kadar. Ama uyumadığı anlaşılmasın istiyordu. İki aya yakındır anneyle baba gelmemişti. Arkadaşları da sorar olmuştu. Yiyecek bir şeyler beklemekti bu. Yine bir kardeşi mi olmuştu? Yoksa birden fazla mı? Bu kadar haftaya’lar gelmeden geçtiyse… Her gece annesi gibi aya el sallamaya, çarpmaya, olmadı onu tutmaya çalışıyordu. Belki bir mucize olur. Hiçbir şey yaşanmamış gibi eski günlere dönerler. Baba, anne gelir ve onu alıp en kısa yoldan eve giderler. Kendini terk edilmiş hissetmez. Kim bilir o kadar kardeş olunca unutmuşlardır belki.
Geceleri ayı yakalamaktan vazgeçti artık.
Babayla yan yana hücrede kaldıkları günlerde o geceleri hatırlıyor sıklıkla. Ailesinin peşindeki polisleri atlatmaları zaman aldığını bilmediği günlerde kendini yapayalnız hissederken öğrendiği ilimlerden bir parça düşüyor diline; Allah bana yeter, o ne güzel vekildir.
Hücrenin içinde, başına kara poşet geçirilmiş, battaniye altında uykusu kaçmış ya da bodrumda günlerce unutulmuş gibi ilim öğrenmek için gittiği uzak yerden dedesinin gelip onu alması ve eve götürmesi gibi bir mucize bekliyor.
Dedeee, diye bağırdığında bütün çocukların dönüp bu kavuşmaya bakması yetmedi de bütün kuşlar, bulutlar ve ağaçlar da dönüp dönüp baktı onlara. Sabah yeni ışıklarıyla günü aydınlatıyordu. Ay tamamen kayboldu.
Dedesinin elinden tutup eve döndüler. Yedi çift ayakkabıyı aşıp içeriye girdiğinde buzdolabına yapıştırılmış, kenarları kıvrılmış bir resim ilişti gözüne. Papatyalardan, bir bahçe. Anne, baba ve çocuk oyun oynuyor.