Fawzia Rashidi/ Afganistan
Yaş: 29
Belirsizliğin içinde bir hayat
Üzerine çöken sisin hiç dağılmadığı bir coğrafyada yaşamak, sonu görünmeyen bir koridorda yürümeye benzer. İlerlersin; ama vardığın yer hiçbir zaman kesinlik taşımaz. Ufuk, sürekli aynı bulanıklığın içinde erir.
Benim hikâyem de o sisin içinde, Afganistan’da başladı.
1997 yılında, ülke farklı güçler arasında parçalanırken şehirler yavaş yavaş harabeye dönüşüyor, hayat kesintili bir korkuya evriliyordu. Taliban’ın gölgesi sokaklara çökmüş, kız çocuklarının sesi okulların duvarlarından silinmişti. Balkh vilayetinde doğdum; ama daha doğmadan yokluk hayatımın ilk gerçeği olmuştu. Babam yoktu. Annem bunun bir tercih değil, hayatın dayattığı bir zorunluluk olduğunu söylerdi.
Onu ilk kez gördüğümde beş yaşındaydım. Bir çocuğun baba sesini tanımadan büyümesi, içinde adı konulamayan bir boşluk bırakır. O boşluk dolmaz; insan zamanla onunla yaşamayı öğrenir.
Okula başladığım yıllar, ülkenin kısa süreliğine nefes alabildiği bir döneme denk geldi. 2001’de Taliban yönetimi devrildi, yeni bir hükümet kuruldu. Büyük şehirlerde değişimler başladı; kız çocukları yeniden okula döndü. Yabancı destekli projelerle eğitim imkânları arttı.
Ama bu umut hiçbir zaman sağlam bir zemine basmadı. Savaş bitmemişti; sadece biçim değiştirmişti. ABD’nin Afganistan’a başlattığı askerî operasyonla birlikte güvensizlik yeniden yayıldı. Düzen vaadiyle gelen yabancı askerler, hayatın içine yeni bir tedirginlik yerleştirdi. Patlamalar artık uzak bir ihtimal değildi; birkaç sokak ötedeydi. “Sivil kayıp” dediğimiz şey, bizim için tanıdık yüzlerin eksilmesiydi.
Kabil’de hayat sürekli tetikteydi. Neredeyse her hafta bir patlama olurdu. Aileler aynı anda aynı yoldan yürümemeyi öğrenmişti. Abim askerî okuldaydı. Ona ulaşamadığımız günlerde hepimizi korkutucu bir kaygı sarardı. Anlayacağınız savaş yalnızca dışarıda değil, evlerin içinde de sürüyordu.
2001 ile 2014 arasında ülkeye büyük miktarda para girdiği söylenirdi. Birçok proje başlatıldı. Ama bizim yaşadığımız yerde değişen pek bir şey olmamıştı. Elektrik kesintileri sürüyor, iş bulmak zorlaşıyor, gelecek hep yerinde sayıyordu. Köylerde ve kasabalarda durum daha da ağırdı. Görünürde savaş askerler arasındaydı; gerçekte ise hayatın kendisini tüketiyordu.
Babamın kalıcı olarak dönmemesi de bu döneme denk geldi. Her gelişinde kalacak gibi olurdu; sonra yeniden gitmek zorunda kalırdı. Her gidişi içimde küçük bir kırılma bırakırdı. Zamanla bu kırılmalar birikti; adı olmayan bir yorgunluğa dönüştü.
Babamı her yolcu edişimizde gitme fikri bana da yüklenirdi. Başka ülkelerde hayatın daha kolay olabileceğini düşünürdüm. Ama buna rağmen burada, tüm zorlukların içinde kurduğumuz küçük bir dünya vardı. Arkadaşlarımla birlikte gülebildiğimiz, geleceği konuşabildiğimiz anlar… O günlerde kalmak hâlâ mümkündü.
2014’ten sonra yabancı askerler çekilmeye başladığında lisedeydim. İlk kez bir nesil geleceğe dair planlar kurabiliyordu. Her birimiz başka bir hayalin peşindeydik. Ben de kalmaktan yanaydım.
Fakat sonra ülke yeniden karıştı. Güvensizlik derinleşti, öfke gündelik hayatın içine sızdı. Özellikle kadınlara yönelik baskı daha görünür hale geldi. Sokaklar daraldı, ihtimaller azaldı. Gelecek yavaş yavaş kapanmaya başladı.
O noktada anladım: kalmak artık sadece kalmak değildi. Yavaş yavaş silinmekti. Gitmek ise bir tercih değil, zorunluluktu.
2017 yılında Türkiye’ye geldim. Çocukluğumu, yarım kalmış hikâyeleri ve sevdiklerimi geride bırakarak. Burada hayatın düşündüğümden daha zor olduğunu zamanla gördüm. Bunu ilk kez ismim yanlış söylendiğinde fark ettim. İnsan bazen en çok, adının eksik söylendiğinde yabancı olduğunu hisseder. Dil yabancıydı, sokaklar yabancıydı; sesler, bakışlar, kokular…
Bir süre geldiğime pişman oldum. Her şey sanki yarım kalmış gibiydi. Ama zamanla şunu fark ettim: bazı yolların belirgin bir sonu yoktur; insan sadece yürümeye devam eder.
Tam da böyle bir dönemde, uzaktan gelen haberler her şeyi yeniden hızlandırdı. Taliban ilerliyordu. Şehirler birer birer düşüyordu. Ve sonunda Kabil düştü. Yirmi yıl süren savaş bitmişti; ama geride bıraktıkları hâlâ oradaydı. Ve bir kez daha kız çocuklarına okulların kapıları kapatıldı. Artık geri dönmek bir ihtimal değildi. Dönüş, bir yer değil; kapanmış bir zamandı.
Zamanla yabancı gelen sokakların ritmi tanıdıklaştı. Dilin içindeki mesafeyi kapatmayı, insanların bakışlarında kendime küçük bir yer açmayı öğrendim. Her yanlış telaffuz edilen ad, kim olduğumu bana yeniden hatırlattı.
Bir noktadan sonra şunu fark ettim: artık sadece geride bıraktığım yere bakarak yaşayamıyordum. Bulunduğum yer, tüm eksikliğine rağmen beni taşıyan tek gerçekliğe dönüşmüştü. Aidiyetin her zaman doğduğun yerle ilgili olmadığını öğrendim. Bazen insan, kaldığı ve emek verdiği yerde kök salar.
Ben de adım adım kendime yeni bir hayat kurdum. Eksik, kırılgan, zaman zaman bana bile yabancı… ama bana ait. Ve artık biliyorum: Belirsizlik yalnızca kaybolduğumuz bir boşluk değil, aynı zamanda kendimizi bulduğumuz bir alan. Gelecek hâlâ kesin değil. Ama artık korkutucu da değil. Çünkü nereye gidersem gideyim, taşıdığım hikâye bana ait.