Sevda Gözükara – YÜREK ÇAĞRISI
Hüseyin Elsemer, Onların Şiiri
Büyük bir patlamaydı. Toprağı delip fışkırttı, taşları, kayaları birer mermi gibi bedenlerin üzerine yağdırdı. Savunmasız, günahsız onca can, sokakların ortasında perişan yatıyordu. Toprağın kahvesine kanın kırmızısı sızıyor, patlamanın tesiriyle yumuşayan zeminde oluklar açılıyordu. Her birinin özü diğerine karışıyordu. Gözlerini açmaya çalıştı, sis mi, pus mu, anlayamadı. Toz zerreleri üzerine yağıyordu. Ne kadar zamandır burada böylece yatıyordu? Beklenen mi olmuştu? “Ölmüş olabilir miyim?” diye geçirdi içinden. Yattığı yerden başını kaldıramıyor, hissettiği bulantı her saniye güçleniyordu. Toprağın altında mıydı yoksa üstünde mi? Düşünüyordu:
“Üstünde olsam başımı kaldırabilirdim. Sesler böyle uğultu gibi duyulmazdı. Altında olsam gerek. Şehadet şerbetini içmiş miyim yani? Öyle olaydı bir huzur hissederdim lakin.”
Düşünceleri birbirini kovalıyordu. Yerde yatan bedeninden bihaber, kâh yarı baygın kâh baygın neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sesler bazen anlaşılabilir geliyor bazen uğulduyordu kulağında. İnlemeler işitiyor ya da öyle sanıyordu. Kabir azabı çekenler miydi bunlar? Biraz sonra siren sesi geldi kulağına diğerlerine göre oldukça belirgindi. Ölmediğini anladı.
Gözlerini hafifçe aralayabiliyordu sonunda. Zaman algısı karmakarışık olmuştu. Duru bir görüntü yoktu, hala puslu ya da tozluydu her şey. Yanında bir kaç parçalanmış beden yatıyor gibiydi, tam seçilmiyordu.
– Adın ne?
– Beni duyabiliyor musun? Çok kan kaybediyor!
Bazı konuşmalar geçse de bu sesler uğultudan öteye gitmiyordu. Gözleri kapandı.
Gözlerini yeniden açtığında: “ Saatler geçmiş olmalı.” diye düşündü günlerin geçtiğini bilmeden. Birbirini tekrarlayan ahizeden gelen sese benzeyen “dııııt, dııııt…” sesini seçebiliyordu. Parmaklarını hareket ettirmeyi denedi, herhalde gücü hala yerine gelmemişti. Gözleri yine eskisi gibi değildi ışık vardı ama tam aydınlatmıyordu; sadece nesnelerin kenarlarını eriten keskin bir parıltıydı. Kapı aralandığında sislerin ardındaki sesler belirginleşti. Doktorlar anlamadığı bir dilde bir şeyler konuşuyordu. Türkçe kelimeleri zar zor seçebiliyordu, yanlarında Arapça bilen bir tercüman olduğunu anladığında kendini rahatlamış hissetti. Tercüman doktorun sözlerinin bitmesini beklemeden çeviriyordu: “ Türkiye’desin. Güvendesin. Getirildiğinde çok kan kaybetmiştin. Zorlu bir mücadele verdik birlikte. Sen direndin kahraman! Fakat üzülerek söylemem gerekir ki iki kolunu kaybettin. Bu süreçte gerekenler…”
Konuşma devam ediyor fakat bu kez ses uğultuya dönüşmekten ziyade kısılıyor bir önceki cümle yankılanıyordu beyninin içinde : “ İki kolunu kaybettin ! ”
Parmaklarını neden oynatamadığı şimdi anlaşılıyordu. Bilinmezliğin ortasındaydı, omurgasından aşağı inen ter tüm uzuvlarını titretiyor görünen her şeyi daha da silikleştiriyordu. Hayata tutunduğu köprüler yıkılmıştı.
Günler geçiyor, yenik kalbi zamanla bu yeni hayatı kabulleniyordu. Yine de omuzlarındaki sessiz hafifliği her hissedişinde kalbi göğsünden taşacak gibi oluyordu. Pek konuşmuyordu zaten dillerini de bilmiyordu ya. Anlatamasa da hastanede namı çoktan duyulmuştu: “Suriye’nin yürekli yiğidi”
İnsanlar yanına geliyor: “ İnşallah, maşallah” ile biten ortak kelimelerin olduğu cümleler kurup omzunu dokunuyorlardı. Ardını dönen yine anlamadığı dilde konuşmaya devam ediyordu fakat seslerinin titreyişinden “ah, vah, tüh” lü söylemlerin niyetini hemen anlıyordu. Ona acı veren bu değildi lakin. Tüfeğini asacak bir omzu vardı ama ne onu kaldıracak kolu ne tetiği çekecek parmakları vardı. Kadınını, oğlunu sevecek koca bir yüreği vardı ama onları saracak kolları yoktu artık. Yine karanlığa gömüldü bakışları. Bir hemşire geldi perdeyi açtı, bir ışık hüzmesi düştü yatağın ucuna oturdu. Sol gözü biraz daha net görüyordu. Bahçedeki ağaçlara, kuşlara, çocuklara, adamlara, kadınlara baktı: “Oğlum!” dedi, “Oğlum!”. Sonra kadınını düşündü. Yanına sığınacağı bir liman gibi değil enkaz gibi dönmüş olmaktan, bu gencecik kadının onu ayağa kaldırmak için ömrünü feda etmesinden korkuyordu. Onları öylece bırakamazdı. “Kaç bahar beklemişti beni, kim bilir?” diye geçirirken kalbinden karısının: “Sağ salim kavuşayım diye kaç dua zırhını üst üste giydirdim?” dediği anı anımsadı.
Düşüncelerin canına okuduğu günlerin ardından iyileşmiş, bu eşikte bulmuştu kendini. Kapının önüne vardığında vakit gece olmuştu. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarını zonklatıyordu. Evdekilerin bu dönüşten haberleri yoktu. Oysa felaketinden çoktan haberleri olmuştu ama bilmiyordu ki o gece duyacağı sözler ona yeni bir hayat bahşedecekti.
Ayın ışığı yıkık dökük evlerini gizemli bir sığınağa dönüştürüyor, kadının yutağından çıkan sesler dilinde umuda bürünüyor, kalbinin tüm hücrelerine siniyordu. Eşikte dakikalarca sarıldığı kocasının dizlerine saçlarını sermiş söylediklerini yineliyordu:
“ Ben seni gözümle değil gönlümle gördüm, biliyorsun. Sen benim için dünyayı gördün ben senin için âlemi sezdim. Ruhuna giydirdiğin bu bedeni ben hiç görmedim ki. Ben senin göğsündeki o sıcaklığa sığındığım zaman sevdan kuşatıyor beni. Ben senin geldiğin alemin meftunuyum.”
Sözleri bittiğinde zayıflamış yüzüne bir tebessüm sindi adamın. Artık onlar zaferin, özgürlüğün yakın olduğundan emin, yarınlar için umutluydu şimdi, yan yanaydılar. Oysa kadın içinde bir can daha büyüttüğünden habersizdi.
Sevde Gözükara