Kübra Tezcan Akkurt – YARALARININ ÖTESİNDE

Hüseyin Elsemer, Onların Şiiri

  Ağaçlar yapraklarını dökmüş  tüm sokaklara. Hazan mevsiminin zuhur ettiği şu günlerde yerdeki sarışın yaprakların üzerinde hüznün ta kendisi yatıyor. Tıpkı benim gibi sokaklar da yalnız, durgun ve sessiz… Ayaklarım geri geri gitmek istese de burası benim memleketimdi, ana vatanımdı. Muhayyilemde her ne kadar çok büyük acıları barındırsa da güzel günlerimin, çocukluğumun da ana vatanıydı burası. O elim günün üzerinden tam yirmi yıl geçmişti. O gün kendime söz vermiştim bu topraklara bir gün doktor olarak geri dönmeye. Birilerinin yaralarına merhem olmaya. Ve sözümü tutmuş bir şekilde adımlıyordum Halep sokaklarını. Aradan yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen eski evlerde hâlâ  kurşun  izleri vardı. Sokaklarda da o büyük facianın yaraladığı harap ve bitap yüzler dolaşıyordu. 

     Halep’e  daha yeni  atanmıştım. Gelir  gelmez  çocukluğumun geçtiği o evi aramaya koyuldum. Nihayet bulmuştum. Halep, haliyle yıllar içinde büyük değişikliğe uğramıştı. Evi bulmakta zorlandım. Ev harabeye  dönmüştü  ama o büyük savaşa  ve geçen yıllara rağmen iyi ayakta kalmıştı. Yıkık dökük evimizin içinde gezinirken geçmişe dalıp gittim. O elim günü hıçkırıklara boğularak hayal ettim. 

     2011 yılının bahar aylarında içimizi zemheri  soğuğuna  gömen büyük bir facia yaşamıştık. Savaş hayallerimizi sormadan kapımıza dayanmıştı. 

     O gün gökyüzü dumanın ağır perdesiyle kaplanmıştı. Bir zamanlar hayat dolu olan sokaklar şimdi sessizliğe gömülmüş, uzaklardan gelen patlama sesleriyle  sarsılıyordu. Askerler  üzerlerine çöken yorgunluğa rağmen ilerlemeye çalışıyorlardı. Her yüz, geride bırakılan bir evin, bir ailenin ve yarım kalmış bir hayatın hikayesini taşıyordu. Rüzgar yıkıntıların arasından geçerken sanki  kaybolan sesleri yeniden fısıldıyordu. Savaşın en ağır yanı yalnızca cephede yaşanan çatışma değildi; bekleyenlerin korkusu, ayrılanların hüznü ve kaybedilen umutlardı. Güneş, karanlık bulutların arasından kısa bir an göründüğünde herkes  aynı  dileği içinde taşıyordu;  bu topraklarda yeniden hayat yeşersin, silahların sesi   yerini  insanların sesine bıraksın…

     Korkunun  eşiğinden  inemeyip  bir türlü huzura  erişemediğimiz  koskoca üç yılı geride bırakmıştık. 2014 yılının Nisan ayındaydık. O sabah uyandığımızda bizim için artık hiçbir şey  eskisi  gibi olmayacaktı. Tepemizden  hunharca  inen bombalar sonunda babamın ellerine isabet etmişti. Babamın elleri kanlar içindeydi. O anda ruhumda kocaman bir boşluk hissi oluşmuştu. Vücudum korkudan kuş  gibi  titriyordu, çığlık çığlığa ağlıyordum. Annem, babamın başında bayılmıştı. Babam sağlık ekipleri tarafından Türkiye’ye nakledildi. Orada iki ay kalmıştı. Suriye’ye geri  döndüğünde  geldiğine çok sevinmekle birlikte, artık elleri olmayan bir babamın olması içimde tarifi mümkün olmayan hislerin birbirine çarpmasına neden oluyordu. Boğazım  düğüm  düğüm  babacığıma sarılıp ona “Hoş geldin canımm babam!” demiştim. Bir zamanlar saçlarımı okşayan, ellerimi sıkıca tutan o eller artık yoktu. Sesinin ve gülümsemesinin aynı olmasıyla teselli olmaya çalışıyordum. Ama onun güçlü görünmeye çalışırken gözlerinde sakladığı acıyı fark ediyordum. Bazen babamın yanında sessizce oturuyor, dikkatli dikkatli onun her hareketini inceliyordum. Babamın artık tek başına yapamadığı küçük  şeyleri  gördükçe,  kalbim  sıkışıyor, ona yardım etmek isterken çocuk olduğumu hatırlayıp kendimi  çaresiz hissediyordum. Babamın  kendini  eksik hissettiği anlarda ona sarılmak ve “Sen hâlâ benim kahramanımsın.” demek istiyordum. 

    Babam on beş  günde bir  tedavi  için Türkiye’ye gidip geliyordu. Dört ay boyunca bu böyle devam etti. 2015 yılında Türkiye’de protez  el  umudu doğmuştu; ancak protezler işe yaramayınca  Suriye’ye geri döndü. Bir süre sonra  Halep’ten  Suriye  Kızılayına  ait bir ambulansla  İdlib’ e gittik; annem, babam ve ben. Orada beş ay kaldık; ancak şehir ağır bombardımana maruz kalmıştı. Bu yüzden Türkiye’ye yasa dışı yollarla girmeye çalıştık. İlk denememizde  Türk  jandarması  bizi yakalayıp İdlib’ e  gönderdi. Bir süre sonra tekrar denedik  ve önce  Kilis’e oradan  Maraş’a gittik. Maraş’ta amcamların evine sığındık. Bir süre onlarda kaldıktan sonra bir ev kiraladık ama eve ev demeye bin şahit lazımdı. Evde hiç eşyamız yoktu. Çeşitli derneklerin ve kurumların  yardımıyla  Türkiye’de  yaşamaya  başladık ama bu hiç kolay olmamıştı. Dillerini bilmiyor, insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyorduk; fakat zamanla çevremizde bize destek olan insanlar çıktı. Onların sayesinde babam  artık  rehabilitasyon  merkezine gidiyordu. Orada tanıştığı uzmanlar, babamın yeniden  bağımsız  olabilmesi  için ona yardımcı oldular. Özel eğitimlerle günlük işlerini yapmayı öğrendi. Teknolojiden yararlanarak yazı yazmayı, iletişim kurmayı ve bazı işleri kendi başına yapmayı başardı. 

        Babam bir gün  rehabilitasyon merkezinde küçük bir çocukla tanıştı. Çocuk da savaş nedeniyle ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmişti   ve çok korkuyordu. Babam ona baktığında geçmişteki  kendini  görüyordu. “Burada  yeni bir hayat kurabiliriz, zor olacak ama imkansız değil.” dedi ona.

       O günden sonra babam sadece kendi hayatını düzeltmekle kalmadı, başkalarına da destek olmaya başladı. Göçmen ailelerle konuşuyor, onların yaşadıkları zorlukları dinliyor ve onlara  umut  vermeye çalışıyordu. 

       Babam rehabilitasyon merkezinden arta kalan zamanlarda camide çocuklara Kuran-ı  Kerim öğretiyor, sadece okumayı öğretmekle kalmıyor, onlara  Kuran-ı  Kerimin manasını da anlatıyordu. Kuran ayetlerinden kendisine  ilham  olduğunu  söylediği  İnşirah  suresini her  fırsatta okur, çocuklara da en zor, en sıkıntılı anlarında okumalarını tavsiye ederdi. Babam onca sıkıntılar, acılar, hastalıkların içinde elhamdülillah kelimesini dilinden düşürmezdi.

      Aradan yıllar geçti. Türkiye’de kendimize yeni  bir hayat kurmuştuk. Artık bir kız iki erkek, üç kardeşim daha vardı. Babam bizim üzerimizden  sevgisini   ve  şefkatini  hiç eksik etmezdi. 

      Bir gün bir okula öğrencilerle buluşmaya davet edildi. Ben de onunla gittim. Çocuklar ona savaşın, göçün ve yeniden başlamanın ne demek olduğunu sordu. Bir öğrenci merakla “Ellerini kaybettiğinde hiç umudunu  kaybettin  mi? “ diye sordu. Babam bir süre düşündü, sonra gülümsedi. “Evet  çok  zor zamanlarım oldu. ”dedi.  “Ama insan bazen kaybettiklerine değil, hâlâ sahip olduklarına bakmalı. Ben  aileme, dostlarıma ve yeniden başlayabilme gücüne sahiptim.” dedi. Salondaki herkes pür dikkat babamı dinliyordu. Ve ekledi. “Size en zor zamanlarımda beni yeniden ayağa kaldıran, bana her daim ilham veren  İnşirah suresinin mealini söylemek istiyorum.

     “ Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1-Senin  göğsünü açıp genişletmedik mi?

2-3-Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

4-Ve senin şanını yüceltmedik mi?

5-Muhakkak  her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

6-Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır.

7-Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.

8-Ancak Rabbine  yönel  ve  yalvar.”

        Benim babam yaralarının ötesinde çok derin ve inancı sağlam bir adamdı. O gün son sözleri İnşirah suresinin meali olmuştu. Bana ve kardeşlerime mirasların en büyüğü olan  tevekkül  hasletini  ve İnşirah suresini bırakıp gitti.

TUĞBA TEZCAN AKKURT