Seda Nur Kara – DAĞILAN TESPİH TANELERİ
Onların Şiiri, Selva Kolağası
Çocuklarımın koridorlarda koşan ayak seslerini hatırlıyorum, evimizde şen kahkahaları yankılanırdı. O zamanlar bu nimetin farkında değildim. Ta ki bir bomba ülkeme düşene kadar… Sonra bombalar birer birer düşmeye devam etti.
Sonrasında hayatımız ikiye bölündü. Bir tarafında eski hayatımız ; diğer tarafında da eski hayattan kalma korkular, kayıplar ve belirsizlikler kaldı.
“Anne, bugün yemek yiyecek miyiz?”
Zeynep’in sesi beni düşüncelerimin içerisinden çıkardı.
“İnşallah kızım,” dedim tebessüm ederek. Oysa ne yemek alacak paramız vardı ne de bir market kalmıştı.
Halep’de havanın sıcaklığı insanı sıkıyordu. Şeyma kuruyan dudaklarını yalayarak:
“Anne, su var mı?”dedi.
Günlerdir yıkanamıyor, içecek suyu bile zor buluyorduk.
“Biraz sonra içeriz yavrum” dedim. Ama çocuklar gerçeği anlıyorlardı.
Bir gün daha böyle bitti. Çocuklarımı ağlayarak aç karnına uyumaya ikna etmeye çalışıyordum. İçimdeki çaresizlik hisleri gitgide büyüyordu. Tam bende uyumaya hazırlanırken göğü yaran korkunç bir ses duyuldu. Ardından bir patlama sesi. Ev sallandı, camlar titredi. Dört yavrumun üstüne kapanarak ne yapacağımı düşünüyordum. Çocuklar çığlıklar içerisindeydi. Bomba ya bizim de evimize düşmek üzereyse diye düşünüyordum. “Allah’ım, çocuklarımı bana bağışla” diye dualar ediyordum. Dışarıdan yükselen feryat sesleri her şeyi anlatıyordu… Sesler kesilince dışarıya fırladık. Çocukların yüzü bembeyaz kesilmiş bir halde titriyorlardı.
Zeynep’in dudaklarından tek bir kelime döküldü:
“Anne…”
Şeyma ve Seyfullah ise boş gözlerle etrafa bakıyordu.
“Bir şey yok yavrularım.” dedim sesim titreyerek.
Mahalledeki evlere bombalar atılmıştı. Savaştan önceki günler geldi aklıma. Çocukların kahkahaları, neşe dolu gözleri, kapı önlerinde sohbet eden komşular, hayatın sıradan ama kıymetli telaşı…
Bir kadın ellerini başına vurarak koşuyordu.
“Yardım edin! Çocuklarım içeride kaldı!”
Yavrularıma baktım, onlar gibi minik bedenler şimdi o enkazların içinde can vermişti.
Şeyma korkuyla eteğime yapışarak “Anne eve dönelim, ne olur!”dedi.
“Hayır kızım. Burada kalamayız artık, gitmeliyiz!”
Çocuklarımı alarak üniversiteye sığındım.
Günler geçtikçe bomba sesleri ve korku hayatımıza daha da yerleşti. Üniversitede korkuyla beklerken bir komşumuza rastladım, yanıma gelerek:
“Buradan gitmeyecek misin Selva?”
“Bilmiyorum.”
“Ben çocuklarımı alıp yarın Türkiye’ye gideceğim. Artık burada yaşayamazlar. Hakkını helal et kardeşim.” dedi ve gitti.
Arkasından uzun uzun bakakaldım. Ne yapacaktık, nereye gidecektik? Bana kalsa vatanımda ölürdüm ama ya yavrularım! Onlar için buradan kaçmam gerekiyordu. Kendi kendime fısıldadım:
“Ben burada ölebilirim ama onların ölmelerine izin veremem.”
Kısa bir süre sonra Türkiye’ye gitmeye karar verdik. Küçükken büyükbabam anlatırdı. “Türkiye cennetten bir yer, insanları çok iyiler. Eğer bir gün oraya yolun düşerse korkma gözümün nuru.” derdi.
Sınırı geçtiğimiz gün bir asker çocuklarıma su verdi.
“Hoş geldiniz,” dedi. Şişeyi mahcubiyetle alırken gözlerim yaşardı.
“Allah razı olsun.”
Asker Seyfullah’ın elini tutarak. “Geçti artık delikanlı” dedi.
Ama biten tek şey bomba sesleriydi. Savaş artık içimize yerleşmişti.
Türkiye’de yeni bir hayat kurmak için çabalarken eşimin şiddeti peşimi bırakmadı. Yıllarca süren acılar burada devam etti. Önce ülkemi, sonrada evliliğimi kaybettim.
Evimizde zar zor yiyecek buluyorduk ama güvendeydik. Çocuklarım her şeye korkuyla yaklaşıyordu.
Bir gün dışarıdan bir gürültü geldi. Seyfullah “Anne! Bomba! Bomba!” diyerek kucağıma atladı. Başını şefkatle göğsüme yaslayarak “ Hayır oğlum, korkma bu bir kamyonet sesi.”
“Emin misin anneciğim?”
“Eminim canparem.”
Seyfullah uyuyunca çok ağladım. Savaş çocuklarımın kalbine yuva yapmıştı. Nasıl söküp atacaktım, gücüm kalmamıştı.
Rahmetli abimi düşündüm. Ah abim olsaydı, İmam olsaydı… İmam, ağabeyim, evimin neşesi, ailemizin direğiydi. Onun ölümünün üzerinden yıllar geçmişti. Kalbimdeki ikinci savaş onun ölümüyle başlamıştı. Abim öldüğü gün elimdeki tespihin imamesi kopmuş, taneleri her yana dağılmıştı. Onun ölümüyle hayatımız tespih tanesi gibi dağılmıştı. Tespih tanelerini tek tek toplamaya çalışıyordum, gözyaşlarımla, dualarımla, sabrederek.
Dört çocuğumu doyurabilmek için bulduğum her işe gidiyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkıyor, akşam yorgunluktan ayakta duramayacak halde eve dönüyordum. Bazen günlerce çalışıp emeğimin karşılığını alamıyordum. Yine de dilimde hep aynı söz vardı: “Elhamdulillahirabbil alemin.” Şükretmek beni ayakta tutuyordu.
Bu hayatta ne yaşarsam yaşayayım en çok kızlarım için korkuyordum. Kızlarımın okuyup kendi ayakları üzerinde duran kadınlar olmasını hayal ediyordum. Her gece kızlarımın yüzlerine bakıyor, içimden sözler veriyordum: “Ne yaşarsam yaşayayım kaderiniz benimki gibi olmayacak.” Savaş benden çok şey almıştı, evimi, ülkemi, ağabeyimi, gençliğimi… Ama anneliğimi alamayacaktı. Şeyma ve Zeynep bir gece yanıma geldiler.
“Anne, korkuyoruz.” Hayat yeni yaralar açmaya devam etti ve kızlarımı da benden kopardı. Kızlarımın kaderi babalarının onları zorla evlendirmesiyle değişti. Ev boştu, Seyfullah ağlıyordu. Bir süre sonra bedenim de beni bırakmaya başladı. Epilepsi nöbetlerim artmaya başladı. Ama benim için en zor savaş evlatlarımın gözlerindeki ışığın sönüşünü izlemek oldu. Aradan çok geçmeden kızlarım evliliklerinde büyük sıkıntılar yaşadı. Onların acısını izlemek, kendi acımı yaşamaktan daha ağırdı. Ne epilepsi hastalığım ne de karaciğer rahatsızlığım bana bu kadar acı vermemişti. O süreçte Rabbim karşıma yeni kapılar açtı. ASAM’a başvurdum. Kısa bir süre sonra kapım çalındı. “ASAM’dan geliyoruz.”
Kadın bana bakarak elimi tuttu. “Sizi dinlemek istiyoruz Selva Hanım.” O an ilk kez görünmez olmadığımı hissettim. Her şeyi anlattım. Halep’imi, kaçışımı, şiddeti, kızlarımı. Sadece sustular, “Size yardım edeceğiz.” dediler.
Sesimi duydular, bana yol gösterdiler ve hayatımızda derin yaralar açan eşimle resmi olarak boşanmama yardım ettiler. Boşandığım zaman ilk kez nefes aldığımı fark ettim. Daha sonra yardım kartlarım açıldı. Verilen destekler sayesinde çocuklarımla birlikte hayata tutunmaya çalıştım. Günler geçmek bilmiyordu. Hayat hala zordu. Yardım sıralarında saatlerce beklediğim günler oluyordu. Yanımdaki mülteci kardeşlerle bir gün yine bekliyorduk.
“Kaç saattir buradayız…”
“Olsun bekleyeceğiz.”
Bu sıralarda kimi zaman küçümseniyor kimi zaman aşağılanıyordum. Yanımızdan geçen bir kadın bir gün “Bunlar da bir bitmedi, hep burada sıra bekliyorlar…” dedi. Sesi alaycıydı, küçümseyici. Sadece başımı eğdim. Oysa ihtiyaç sahibi olmak zaten insanın kalbini incitiyordu; bir de bunun için hor görülmek yaramı daha da derinleştiriyordu. O anlarda sabır bir ip gibi geriliyordu. Eve döndüğümde çocuklarıma belli etmemeye çalışıyordum. Onların yanında güçlü görünmek istiyordum.
Kapıyı açtığında Seyfullah umutla:
“Anne çok özledim seni. Bir şey getirebildin mi?”dedi.
“Azıcık getirdim, oğlum.”
O azıcık kelimesi bile bizim için büyük bir nimetti, mucizeydi.
Geceleri herkes uyuduğu zaman Rabbimle bir başıma kalınca sessizce ağladığım çok günler oluyordu. Yine de şükretmeyi bırakmadım.
Bir akşam evlatlarım uyurken onların yüzüne baktım. Sonra diğer odaya geçip eski fotoğraflarına baktım. Gülümsüyorlardı, mutluydular. Her şey ağırdı fakat yıkıcı değildi diye düşünüyordum. Zengin değildim, hayatım kolay değildi, ama evlatlarım yine benimle birlikteydi. Ben dağılan tespih tanelerinden sadece biriyim bu hayatta. Ve eğer hala nefes alıyorsam bunun sebebi çocuklarım ve Rabbime olan inancımdır.
“Elhamdulillahirabbil alemin.”