Hüsamettin Memnanoğlu – BİR DAVA UĞRUNA YAŞAMAK

Hüsamettin Mennanoğlu, Onların Şiiri

1994 yılında Mısır’ın Garbiye vilayetine bağlı Tanta şehrinin Besyûn merkezindeki Barü’l-Hammam köyünde doğdum. Bizim köyümüz, sıradan bir yerleşim yeri değildir. Tarihi derinliği olan, hatta geçmişte Firavunlardan birine ev sahipliği yaptığı söylenen kadim bir topraktır. En önemlisi de bu toprakların ilimle olan bağıdır. İslam dünyasında iz bırakmış Şeyh Yusuf el-Karadavi gibi büyük ulemalar bu vilayetten çıkmıştır. Seyyid Kutub ile aynı dönemde zindanlarda kalan ve onunla birlikte idam edilen Şehid Muhammed Havvaş da bizim köyümüzde doğup büyümüştür. Dolayısıyla köklerimin bağlı olduğu bu coğrafya, daha çocuk yaşta zihnime ilim, direniş ve inanç duygularını aşıladı.

Böyle dindar ve ehl-i iman bir aile yapısının içinde büyüdüm. Ailemin kökeni Osmanlı dönemine dayanır. Baba tarafım Türkiye’den Mısır’a göç etmiş bir Osmanlı ailesi olduğunu söylerler ve ben bunu söylemeseler bile hissedebiliyorum kan çeker derler ya. Bu yüzden damarlarımda hem Arap hem de Türk kanı taşırım. Ailemizin yapısı iki ana damardan beslenirdi: İlim ve ticaret. Bir kısmımız müteahhitlik ve inşaat işleriyle uğarşır, büyük inşaat firmaları işletirdi. Onlar adeta yeryüzünü imar etmeye çalışırlardı. Ailemin diğer kısmı ise ilimle, medreseyle uğraşır, insanı imar ederek dünyayı ıslah etmenin mücadelesini verirdi.

Bu ilim damarının en büyük sembollerinden biri, büyük dedelerimden biri olan Şeyh Hasan Menna’dır (Mennaoğlu). Kendisi Kuveyt’te uzun yıllar yaşamış, İslam dünyasında tanınan çok büyük bir alimdi. Yine annemin babası, yani dedem, hayatını camiye ve talebelere adamış hacı bir hocaefendiydi (Şeyh İbrahim el-Fakî). Onun babası olan Şeyh Muhammed el-Fakî (Fakî Kur’an ve fıkıh alimi demek Mısır halk dilinde) büyük dedem de aynı şekilde hem hacı hem de tanınan bir hafız kurra idi. Ben, arkasında böylesine güçlü bir ilim ve imar mirası olan bir soyun evladı olarak hayata başladım.

Çocukluğumun ilk yılları büyük bir aile evinde geçti. Bu ev, kendi içinde kat kat bölünmüş büyük bir dünyaydı. Rahmetli dedem, ninem, büyük amcam, küçük amcam ve onların eşleri hep birlikte aynı çatı altında yaşardık. Belli bir döneme kadar her aile kendi katında hayatını sürdürürdü. Evin her katından ayrı bir ses yükselirdi; bir katta çocukların gürültüsü, diğer katta büyüklerin hayat telaşı, bir başka katta ise seccade başında edilen dualar işitilirdi.

Babam müteahhitti ve çok sert, otoriter, disiplinli bir adamdı. Ailesine ve eşine karşı oldukça şiddetli bir mizacı vardı, yüzü kolay kolay gülmezdi bize. Fakat bu sertliğinin yanında, çevresinde çok sevilen, mazlumlara yardım eden, nerede bir ihtiyaç sahibi görse kapısını açan hayırsever bir insandı. Benim için her zaman örnek bir figür oldu. Annem ise bu kalabalık ve baskılı evin içinde sabrın, merhametin ve sessiz gücün adıydı. Üç erkek kardeştik; ağabeyim Muhammed, ben ve küçük kardeşim İbrahim.

Bir gün babam hayatımızı tamamen değiştirecek bir karar aldı. İşlerini genişletmek amacıyla İskenderiye’ye taşınmaya ve orada büyük bir şirket açmaya karar verdi. İskenderiye’de bizim için büyük bir villa yaptırdı. Annem, ağabeyim ve küçük kardeşim onunla birlikte yeni bir hayata doğru yola çıktılar. Ancak ben gitmedim. Babamın o baskıcı, sert otoritesinden uzak durmak ve köyde kalıp Kur’an-ı Kerim’i ezberlemek için köyde kalmayı seçtim. Köyde büyük amcam ve büyük teyzemle birlikte yaşadım. Amcam büyük teyzemle evli olduğu için amcam bana öz babam gibi babalık yaptı, teyzem de annem oldu. Kendi çocuklarından beni ayırmadılar, hatta beni daha çok sevdiler. Köyde kalmamın asıl sebebi hafız olmaktı. “Küttab” dediğimiz o küçük köy mekteplerine devam ettim ve orada Kur’an-ı Kerim’i ezberledim.

Köyün tabiatı, yeşilliği, tarlaları ve su sesleri benim iç dünyamı, edebi hassasiyetimi çok derinden etkiledi. Ben doğayı çok seven bir insanım. Şehrin kalabalığından uzak durmayı tercih etsem de, bir şeyler başarabilmek ve dünyayı gezme hayallerimi gerçekleştirmek için büyük şehirlerde yaşamak gerektiğinin de farkındaydım. İçimde hep dünyayı gezme, büyük devletleri görme arzusu vardı ama çocukluğum o köyün sakin sokaklarında tarlaları izleyerek, hayvanların seslerini dinleyerek geçti.

Hayatımın bu ilk döneminde, üzerimde en çok emeği ve manevi etkisi olan insanlardan biri de anneannemdi. Anneannem, hayatını tamamen ibadete adamış, çok dindar ve ailesini canından çok seven mübarek bir hanımdı. Onu hatırladığım her an, ağzı sürekli zikir ve dua halindeydi. Dilinden Allah’ın adı hiç düşmezdi. İmam bir babanın gölgesinde yetişmiş bu kadının teslimiyeti ve bitmek bilmeyen duaları, benim çocuk ruhumun en büyük koruyucu kalkanı oldu. Onun o zikir sesleri arasında büyümek, beni manevi olarak her zaman diri tuttu.

Küçüklüğümden beri hikâyelere ve şiire çok büyük bir merakım vardı. Daha 11 yaşındayken, kendi kendime yirmi hikâyeden oluşan resimli bir kitap telif ettim. Resim yapmayı da çok severdim; defterime bir resim çizer, altına da o resme uygun bir hikâye yazardım. O dönemde köyde Yusuf isminde çok yakın bir arkadaşım vardı, hattı çok güzeldi. Ben resmi çizer ve hikâyeyi kafamda tasarlayıp ona kelime kelime söylerdim, Yusuf da o güzel el yazısıyla defterime nakşederdi. Maalesef Yusuf daha sonra rahmetli oldu ama biz daha ortaokul yıllarındayken birlikte ilk kitabımızı ortaya çıkarmıştık.

Eğitim hayatım ilkokuldan lise son sınıfa kadar El-Ezher kurumlarında geçti. El-Ezher sadece bir üniversite değil, çocukluktan akademiye kadar uzanan devasa bir eğitim müessesesidir. Burada hem dini ilimleri hem de modern dünyevi bilimleri bir arada tahsil ettik. Çok kaliteli hocalarımız vardı.

Ortaokul yıllarımda, camide sürekli karşılaştığım Farac isminde ihvandan mübarek bir gençle tanıştım. Konuşması hoş, gençlere ve çocuklara çok yakın bir insandı. Bize camide Allah’ı, dini ve Kur’an’ı anlatırdı. Bizi sabah namazı programlarına davet ederdi. Namazdan sonra birlikte kahvaltı yapar, maç yapmaya giderdik. Bu sıcak ilişki beni çok etkiledi. Ailemle yaşıyordum ama beni asıl eğiten, içimdeki yeteneği keşfedip büyüten yer ihvan cemaati oldu. Babamın evdeki şiddeti beni içe kapanıklığa sevk ederken, cemaat beni topluma ve insanlığa açtı. Bir yanda baskı, diğer yanda özgürlük vardı; bu iki zıtlık benim karakterimi çelik gibi güçlü bir şekilde inşa etti. Ve Allah’tandır ki babamdan uzakta yaşıyordum çünkü köyüm ile İskenderiye arasında yaklaşık 3-4 saat yol vardı.

Ben amcamın verdiği cesaretle babamın yanında bile rahatça konuşabilen, kimseden korkmayan bir çocuktum. Hatta babamı ve etrafındakileri güldürmek, onların gönlüne neşe serpmek için tıpkı Kur’an ayetleri gibi fıkralar ezberlerdim. Yaşlılardan duyduğum komik hikâyeleri aklımda tutar, meclislerde anlatırdım, ezberimde yüzlerce fıkra vardı. Babam bu yönümden ötürü beni “konuşkan çocuğum” diye severdi. Okulda da çok başarılıydım, ders çalışmaktan büyük zevk alırdım. Kitabımı alır, köyün etrafındaki o küçük nehrin kenarına, yemyeşil tarlaların arasına gider, saatlerce git-gel yaparak fıkıh derslerimi ezberlerdim. Küçükken lisedeki büyük öğrencilerin ağaç altında fıkıh ezberlemesine özenir, “büyüyünce ben de böyle olacağım” derdim ve öyle de oldu.

Lisenin son yıllarına doğru dava bilincim daha da berraklaştı. Gerçek ismim Hüsam’dı; “Hüsam” keskin kılıç demekti. Bu anlam benim zihnimde sadece bir isim olarak kalmadı; bir sorumluluğa, bir yönelişe dönüştü. Eğer bir kılıç olacaksam, bu kılıcın ancak Allah için ve din uğrunda keskinleşmesi gerektiğine inandım. Böylece ismimi, bilinçli bir tercihle “Hüsameddin” yani “dinin keskin kılıcı” şuuruyla bir kimliğe dönüştürdüm. O dönem kendime açık bir hedef belirlemiştim: Yeryüzündeki zulmün ortadan kalkması ve mazlumların yanında durmak. Filistin ve Kudüs sevgisiyle büyümüş bir kalp olarak, Afrika’da, Myanmar’da ve Doğu Türkistan’da yaşanan acılar içimde derin bir sızıya dönüşüyordu. Bu yükü yalnızca hissetmek değil, taşımak ve bir sorumluluğa çevirmek gerektiğine inanıyordum. Bu yüzden hem fikrimi güçlendirmek hem de kendimi daha donanımlı hale getirmek için yoğun bir çalışma sürecine girdim. Bir yandan zihnimi ilimle beslerken, diğer yandan bedenimi güçlendirmek için tekvandoya başladım. Çünkü inanıyordum ki; hakikati savunmak yalnızca düşünce gücüyle değil, aynı zamanda irade ve disiplinle de mümkündür.

El-Ezher Üniversitesi Diller ve Tercüme Bölümü’ne girdiğimde Farsça, Fransızca ve Türkçe okumaya başladım. Küçüklüğümden beri Fatih Sultan Mehmet’e ve Osmanlı’ya büyük bir hayranlığım vardı. Annemin bana küçükken anlattığı Hz. Musa’nın zalim Firavun’a karşı verdiği o amansız mücadele, içimdeki adalet duygusunu hep diri tutmuştu. Üniversite birinci sınıftayken Mısır’da halk devrimi oldu, ardından Dr. Muhammed Mursi devletin başına geçti. Biz de üniversite öğrencileri olarak bu İslami yönetimin başarılı olması için her türlü maddi ve manevi desteği veriyorduk. Üniversite konseyi seçimlerini kazandım; hem bilim hem de sanat heyetindeydim. Öğrencileri bilinçlendiriyor, faaliyetler düzenliyorduk.

Türkiye’ye ilk gelişim veya doğrusu dönüşüm, benim için sıradan bir seyahat değil; bir araştırma, bir keşif ve bir medeniyetle yeniden buluşma yolculuğuydu. Üniversite birinci sınıfı bitirdikten sonra programlar yapmak, ilmî araştırmalarımı genişletmek ve özellikle Osmanlı medeniyetini daha derinden tanımak ve Osmanlıcayı öğrenmek amacıyla Türkiye’ye geldim. Yaklaşık dört ay boyunca ülkenin birçok vilayetini gezdim; vakıfları, dernekleri ve farklı ilim çevrelerini ziyaret ettim. Birçok insanla tanıştım, sohbet ettim, fikir alışverişinde bulundum. Her şehirde ayrı bir tarih, her insanla ayrı bir tecrübe kazandım. Bu yolculuğun sonunda Bursa’dayken hayatımı derinden sarsan o haber geldi: Mısır’da darbe gerçekleşmişti. Çok geçmeden o kanlı askeri darbe gerçekleşti. Ordu, Rabia ve Nahda meydanlarında toplanan silahsız insanları gaddarca katletti. Ben o dönem tamamen edebiyata ve eğitimime odaklandığım için internet ve televizyondan uzak yaşıyor, olayları anlık olarak takip edemiyordum. Fakat katliam haberini aldığım anda dünya benim için durdu. Yirmi dört saat uyumadan, gözümü kırpmadan gelişmeleri takip ettim. Gördüğüm her sahne içimde tarif edilmez bir sarsıntı oluşturdu. İhvan mensubu olduğum için Mısır’a dönünce hedef haline gelip her an öldürülebileceğimi ya da hapse atılabileceğimi biliyordum. Buna rağmen hiç tereddüt etmeden Mısır’a dönme kararı aldım. Vasiyetimi yazdım. Yanımdaki arkadaşlarıma şunu söyledim: “Eğer beni havalimanında yakalarlarsa bu vasiyeti ve şu kokumu taşıyan beyaz gömleği anneme verin. Şehit edilirsem annem bu gömleği koklayıp beni hatırlasın.”

Bavulumda tefsirler, Hasan el-Benna’nın Risaleleri, Risale-i Nur’un Arapça nüshaları, Seyyid Kutub’un kitapları ve Osmanlı tarihiyle ilgili kutu kutu kitaplarla Mısır’a döndüm. Bu kitapları taşımak bile o rejimde idam sebebiydi. Bir Mucize ile havalarının kontrolünden sağ salim çıktım. Üniversitede pekiyi derece aldığım için üniversitenin özel yurdunda kalıyordum ve arkadaşlarımla her gece darbe rejimini nasıl yıkacağımızı planlıyorduk. Meydanlarda, kampüste televizyonlara çıkıp konuşmalar yaptım. O dönemde, hapishanelerde tutulan arkadaşlarımız için üniversite genelinde bir sınav grevi başlattık. Bu, sadece bir akademik boykot değil; aynı zamanda bir vicdan ve dayanışma duruşuydu. Bizler derslere girmiyor, sınavlara katılmıyor, haksızlığa karşı sessiz kalmayı reddediyorduk. O dönemde Sisi yanlısı veya sadece kendi işini düşünen bazı hocalar ve asistanlar yanıma gelerek beni ikna etmeye çalıştılar. “Sadece kâğıda adını ve soyadını yaz, gerisini boş bırak; seni en yüksek notla geçiririz. Yeter ki bu grevi kır,” diyor, adeta yalvarırcasına bu tavizi kabul etmemi istiyorlardı. Fakat ben onlara açıkça şöyle söyledim: “Asla! Ben kardeşlerime ihanet etmem. Ya onlar hapisten çıkacak ve biz birlikte mezun olacağız ya da hepimiz sınıfta kalacağız.” Bu söz, sadece bir öğrencinin tepkisi değil; bir davaya bağlılığın, bir kardeşlik hukukunun ve bir vicdan duruşunun ifadesiydi.

Zor günlerdi. En yakın dostum, oda arkadaşım Ahmet Abdüssattar, üniversite kampüsünün içinde, gözlerimin önünde kafasından vurularak şehit edildi. Ona yardıma koşmak istediğimde askerler bize de ateş açtı; sırtıma, bacağına ve kafama saplanan o saçma kurşunlarının izlerini bugün hala bedenimde taşırım. Diğer oda arkadaşım, İbrani dil ve edebiyatı okuyan hafız Mahmud Ahmedi ise yakalandı ve idam edildi.

Mahmud idam edilmeden önce rüyamda ikimizin Mescid-i Aksa’ya girdiğini görmüştüm. Kubbetü’s-Sahra’ya geçecekken Siyonist askerler bizi camiden çıkarıyordu ve biz Mahmud’la cuma namazı kılacak başka bir yer arıyorduk. Bu rüyayı Mahmud’a ilettiğimde, “Hüsam’a söyleyin, ben şehit olacağım” dedi ve gerçekten de idam edilerek şehit oldu. 

Hapishaneden çıktıktan sonra, Mısır’ı yeniden inşa edebilmek için tıpkı Hz. Musa gibi yapmak gerektiğini düşündüm. Büyüklerimin ve hocalarımın tavsiyesiyle, dışarıda yeni bir gençlik yetiştirmek ve dünyayı bu zalim yönetime karşı harekete geçirmek amacıyla anavatanım ve hilafetin merkezi olarak gördüğüm Türkiye’ye hicret ettim.

Büyük bir gönül bağıyla bağlandığım Kahramanmaraş’a yerleştim. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim. Dersleri ve edebiyatı çok sevdiğim için dört yıllık okulu sürekli çalışarak tam üç yılda bitirdim. İlk başlarda, dindar bir ortamda yetişmiş bir hafız olarak, Divan edebiyatındaki “meyhane, şarap, içki” gibi kavramlar bana çok garip ve ters gelmişti. Ancak bu dilin derinliğini, o kavramların aslında ilahi aşkı anlatan birer tasavvufi mecaz olduğunu anladığımda bu kültüre ve edebiyata adeta âşık oldum. Beni eski edebiyata aşık eden Prof. Dr. Yakup Poyraz hocamın yanında yüksek lisansımı tamamladım. Tezim Arapça, Farsça ve Osmanlıcanın harmanlandığı ağır bir çalışmaydı. Ardından doktora dönemine geçtim. Doktoramı “Karşılaştırmalı Edebiyat” alanında yaptım. Tezimin ana konusu; Batı dünyasının Doğu’yu roman, hikâye ve şiir gibi yumuşak güç unsurlarıyla nasıl kandırdığı ve dönüştürdüğü üzerineydi. Mısır ve Türkiye edebiyatındaki Batılaşma hareketlerini karşılaştırarak, Edward Said’in yaptığı gibi Batı’nın bu kirli yüzünü deşifre etmeyi bir dava insanı olarak kendime görev bildim.

Bu süreçte ihvan-ı Müslümin cemaatinin yurt dışındaki en genç Terbiye Heyeti üyesi oldum. Türkiye’deki tüm ihvan öğrencilerinden sorumlu olan heyette görev aldım. “Aşk ile koşan yorulmaz” diyerek sabah namazından gece yarılarına kadar durmadan gençlere dersler verdim, onlara sahip çıkmaya çalıştım. Ayrıca Sefir İnsani Yardım Derneği’ni kurarak Suriye ve Filistin’deki muhtaç insanlara maddi ve manevi destek ulaştırdım. Yedikıta Uluslarası Öğrenci Derneği’nde görev aldım. Türkiye’deki ve yurt dışından gelen öğrencileri bir araya getirmek, onlara burs ve kalacak yer sağlamak amacıyla Kubbe Eğitim Derneği’ni kurdum ve hâlâ başkanlığını yürütmekteyim. 

Ben bir Filistin aktivisti ve ümmetçi bir insanım. İnancımın gereği olarak, birbirine zarar vermedikçe tüm insanların kardeş olduğuna inanıyorum ve bu dava uğrunda ölmeyi şeref kabul ediyorum. Gaziantep Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde görev yaptım. Suriye’de zalim Beşar rejimi geriletilip topraklar fethedilince hemen Özgür Halep Üniversitesi’ne geçtim; orada tasavvuf edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdim. Beşşar rejimi yıkılınca ve Suriye tamamen fethedilince Halep Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde karşılaştırmalı edebiyat hocası olarak görev başladım, hâlâ orada görevimi yapmaktayım.

Öğrencilerimle aramda hiçbir zaman hoca-talebe mesafesi koymadım. Onlara bir rehber ve mürşit gibi yaklaştım. İlk derslerimde telefon numaramı tahtaya yazar, “Beni istediğiniz vakit arayabilir, istediğiniz WhatsApp grubuna ekleyebilirsiniz, biz kardeşiz” derim. Kısmen geniş bir şahsi kütüphanem var; öğrencilerime bu kütüphaneden kitaplar ödünç verir, özetlerini çıkarttırır ve fikir dünyalarını geliştirmeye çalışırım. Müslümanın ilimde, fikirde ve ahlakta en güçlü olması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bu yoğun ilim ve dava hayatımın yanında, Müslümanın maddi olarak da çok güçlü olması gerektiğine inandığım için kendi çapımda uluslarasın serbest ticaretle uğraşıyor ve bu alanda eğitimler veriyorum. Çünkü Müslüman zengin olmalı, kazanmalı ve kazandığını Allah yolunda harcayabilmelidir. Ancak bu çok yönlü ve baş döndürücü hayatın benim iç dünyamda yarattığı çok büyük bir sızı ve korku vardır: Ailem.

Gece gündüz koşturmaktan, bazen yurt dışı faaliyetleri sebebiyle evden bir hafta, iki hafta, hatta yirmi gün uzak kalmaktan dolayı aileme ve çocuğuma yeterince vakit ayıramıyorum. Eve bazen gece saat birde, ikide giriyorum. Bu yoğun tempo yüzünden eşim ve çocuğum beni çok az görüyorlar ve haklı olarak çok üzülüyorlar. Eşim bazen bu durumu sitem ediyor; onu tamamen mazur görüyor ve sonuna kadar hak veriyorum. İçimde hep şu korkuyu taşıyorum: “Dimyat’taki pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak.” Dışarıdaki insanları, dünyayı ve ümmetin çocuklarını kurtarmaya çalışırken, kendi aileme, çocuğuma sahip çıkamamaktan, onların hakkını gasp etmekten çok korkuyorum. Ben hem Arapçayı hem Türkçeyi ana dilim gibi bildiğim hâlde, bu koşturmacanın arasında oğlumla yeterince zaman geçiremediğim için 5 yaşındaki oğlum bugüne kadar Arapça öğrenemedi, sadece Türkçe konuşuyor. Çünkü annesi Türk, Kahramanmaraş’ın asîl bir hanımefendidir.

İşte tam bu noktada, hayatımın en kritik, en kıymetli insanı devreye giriyor: Benim eşim. Eğer bugün ben edebiyatta, akademide, derneklerde ve bu kutlu davada azıcık da olsa başarılı olabildiysem, bunun arkasındaki en büyük manevi destekçim ve gizli kahramanım eşimdir. Allah ondan razı olsun. Benim bu bitmek bilmeyen hareketliliğime, yokluklarıma, zorluklarıma sabretmesi ve dayanması sığ bir kelimeyle anlatılamaz.

Ben her defasında valizimi elime alıp “Ben yine Allah için yollara düşüyorum, ümmetin işleri beni bekler” diyerek evden çıkarken, o içindeki tüm yalnızlığa ve burukluğa rağmen yüzüme bakar ve tek bir sitem bile etmeden, içten gelen bir ihlasla “Allah yardımcın olsun…” derdi.

Bu kısa dua, benim yollardaki en büyük gücüm, en büyük yol azığım oldu. Ben şehir şehir, ülke ülke gezerken o evin içinde hem anne oldu hem baba oldu hem de o yuvanın huzurunu tek başına ayakta tuttu. Haftalarca süren seyahatlerden döndüğümde beni hep o sabırlı ve manevi duruşuyla karşıladı. Onun bu sessiz direnişi, fedakarlığı ve bana verdiği manevi güç olmasaydı, ben bu yolların hiçbirini bu kararlılıkla yürüyemezdim belki, bu yüklerin hiçbirini kaldıramazdım. Benim hayatım eğer bir gün sanata, müziğe ya da sinemaya ilham olacak bir esere dönüşecekse, o eserin taşıyacağı anlamın ve başarının yarısı, eşimin yazıya dökülemeyecek kadar büyük olan o sabrına ve emeğine aittir.

Köy mekteplerinde hafızlıkla başlayan, üniversite koridorlarında kurşunlarla sınanan, zindanlardan geçip akademik kürsülere ve mazlum coğrafyalara uzanan bu hikâye, benim için bitmiş bir yolculuk değildir. Müslüman, inandığı değerler kadar güçlüdür. Ben bugün hâlâ bedenimdeki o kurşun izleriyle, kütüphanemdeki kitaplarımla ve arkamda bana her zaman dua eden o vefalı eşimin ve mübarek annemin desteğiyle, inandığım o büyük davanın peşinde yürümeye devam ediyorum. Yürüyüşümüz sürecek, çünkü bu hikâye henüz tamamlanmadı…

Hüsameddin Mennaoğlu

Kahramanların diyarı Kahramanmaraş

06.06.2026