Hatice Uçar – ZİNDANLARDAN KÜRSÜLERE

Hüsamettin Mennanoğlu, Onların Şiiri

“Hayat daima diri olan Allah’ın kuvvetiyle canlanır ve gelişir.”

Seyyid Kutub

Uçağa binip cam kenarındaki koltuğuma yerleştim. Aklım karmakarışık, içim huzursuzdu. “Sayın yolcularımız”la başlayan anonsun artık tek kelimesini bile algılayamıyordum. Uçak yükselip bulutların arasından süzülmeye başladığında ölümün bize ne kadar yakın olduğunu düşündüm. Çok yakın ve bir o kadar da uzak… Tüm hayatım gözümün önünden geçti. Ailem, arkadaşlarım, hayallerim… Hepsiyle tek tek vedalaştım içimden. 

Dünyadaki yolculuğumun otuz dördüncü yılındayım. Mısır’ın bir köyünde başlayan bu yolculuk, kökenlerimin bağlı olduğu Türkiye’de sürüyor. Çocukluğumun tüm renkleri, masumiyeti ve neşesi o topraklarda kaldı. Bana sonsuz gibi gelen yemyeşil tarlaları, ılık ilkbahar rüzgârını,  bütün ailemi sarıp sarmalayan evimizi düşünüyorum. Bir ev ki her katı bambaşka bir âleme açılır. Ninemin zikirleri duyulur bir kattan. Her daim dualıdır ağzı. Mutfaktan annemle teyzemin telaşlı sesleri işitilir. Yemek vaktine az kalmıştır. Amcalarımın sohbetini bahçede oynayan çocukların bağırışları böler…

Atalarım Osmanlı zamanında Türkiye’den Mısır’a göçmüşler. Belki de bu yüzden çocukluğumdan itibaren padişahlara- özellikle Fatih’e- ilgi duydum. Savaş hikâyeleri okumaya ve dinlemeye bayılırdım. Kalabalık bir ailede büyümek, akrabalarım tarafından sevilip desteklenmek en büyük şanslarımdan biriydi. Babam İskenderiye’ye taşınmamıza karar verdiğinde ona karşı çıkıp köyde kalmakta ısrar edecek kadar benimsemiştim bu evi. Direnişlerle geçecek olan hayatımın ilk direnişini babama karşı vermiş ve galip gelmiştim. Annem, babam ve kardeşlerimle vedalaştım. İçim buruktu ama dayandım. Bir amacım vardı çünkü. Köyde kalıp hafız olacaktım. Çocukken bile çocuk hissetmezdim kendimi. Büyük hayaller kurardım. Bu hayallerin bedelleri olacaktı.

Ailemden ilk ayrılışımın bende yarattığı yalnızlığa en iyi gelen şey yazmak oldu. Tabiatı resmetmek ve sözcüklere dökmek, ruhumu sağaltan bir ilaç gibiydi. Böylece henüz on bir yaşındayken resimli öykülerimden oluşan ilk kitabımın müellifi olmuştum. O yaşta bir çocuk için ne gurur! Büyüdükçe ve sosyalleştikçe insanları gözlemlemenin yazıyı beslediğini fark ettim. Yeni insanlarla tanışmak ve kaynaşmak bende yeni ufuklar açıyordu. Bu sayede daha önce üzerinde hiç durmadığım bahisleri düşünüp başkalarıyla tartışabiliyordum. İhvan’la bu yıllarda tanıştım. Düşünce dünyamın temellerini Müslüman Kardeşler oluşturur. Artık cami benim için sadece bir ibadet yeri değildi. Kim olduğumun, ne için yaşadığımın künhüne vardığım kutsal bir ilim merkeziydi. 

Okumaya merakım üniversite yıllarında da devam etti. Tercüme bölümüne girerek Türkçe, Farsça ve Fransızca okumaya başladım. Yeni bir dil öğrenmek yeni bir dünyanın kapısından içeri girmek gibiydi. Bir metni yazıldığı dilde okuyup anlayabilmek bana çok şey kazandırdı. Hayranı olduğum Osmanlıyı ve Fatih Sultan Mehmet’i Türkçe eserlerden okumak büyük bir keyifti. Bu eserler sayesinde Türkiye’ye olan ilgim ve merakım arttı. Üniversitenin ilk yılını tamamladıktan sonra hayatımı kökünden değiştirecek o seyahate çıktım ve Türkiye’ye geldim. Başta İstanbul olmak üzere önemli vilayetleri gezip Osmanlı medeniyetini yakından tanımaktı hedefim. Dört ay boyunca birçok şehri gezdim, yeni insanlar tanıdım ve bu ülkeyi çok sevdim. Bursa’da bulunduğum sırada o sarsıcı haberi aldım: Mısır’da darbe olmuştu. Doğup büyüdüğüm ülkemde insanların meydanlarca vahşice katledilişini televizyonda naklen izlemek kahrediciydi. Şimdi önümde iki yol vardı: Ya eğitimime Türkiye’de devam edecek ya da bu karışık ortamda Mısır’a geri dönecektim. Bir İhvan mensubu olduğum için döndüğümde muhtemelen infaz edilecek ya da en iyi ihtimalle tutuklanacaktım. Yine de her şeyi göze alıp ülkeme dönmeye karar verdim. 

Vasiyetimi yazıp gömleğimle birlikte arkadaşıma emanet ettim. Başıma bir şey gelirse ondan emanetlerimi aileme ulaştırmasını rica ettim. Annem hiç değilse gömleğime sinen kokumla avunsun istedim. Mısır’a döndüğümde mucizevi bir şekilde havalimanı kontrolünden kurtulmayı başardım. Oysa yanımda getirdiğim kitaplar bile tutuklanmam için yeterliydi. Üniversiteye kaldığım yerden devam etme kararı aldım. Arkadaşlarımla beraber mevcut askeri yönetime boyun eğmeyecek, var gücümüzle karşı koyacaktık. Dersleri protesto ettik, meydanlarda sesimizi duyurmaya çalıştık. Üzerimize açılan ateş sonucu bazı arkadaşlarım şehit düştü. Bazıları ise yakalanıp idam edildi. Ben de saçmalardan yaralandım ve hapse atıldım. Tam da beklediğim gibi hayatım tepetaklak olmuştu. Ama biliyordum ki kuyuya düşen Yusuf da yalnız Allah’a güvenmiş, ümidini hiç yitirmemişti. Zorlukların ardında bir kolaylık mutlaka vardı.

Hapisten çıktıktan sonra ailemin ve hocalarımın tavsiyesine uyarak Türkiye’ye döndüm. Çünkü mücadele sadece topla tüfekle yapılmaz. Zulme karşı en güçlü silah ilimdir. Başkalarına faydalı olabilmem için evvela okuyup kendimi geliştirmem gerekti. Kahramanmaraş’a yerleşerek Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Bu bölümü okuyunca Türkçenin ve bu dilin edebiyatının zenginliğini daha da iyi anladım. Doğup büyüdüğüm Tanta şehri gibi Kahramanmaraş da kadim bir yerdi. Lisansın ardından karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisansımı tamamladım. Çeşitli yardım kuruluşlarında görev alarak kendim gibi yurtdışından Türkiye’ye okumaya gelen öğrencilere ağabeylik etmeye çalıştım. Suriye ve Filistin’deki kardeşlerimize yardım ulaştırdım. Çeşitli etkinlik ve protestolarla Filistin’e destek verdim.

Aldığım eğitimlerin ardından önce Gaziantep Üniversitesinde ardından Halep Üniversitesinde dersler verdim. Hâlen Halep’teki görevimi sürdürüyorum. Eşim Kahramanmaraşlı olduğu için bu şehirle bağlantımı hiç koparmadım. En büyük arzularımdan biri beş yaşındaki oğluma ana dilim Arapçayı öğretebilmek ve bir gün yeniden özgürleşen ülkeme dönebilmek. Nerede yaşarsam yaşayayım hayatımın sonuna dek Müslüman bir aktivist olarak insanlığa faydalı işlerde koşmaya devam edeceğim. Bununla birlikte bu süreçte aileme daha fazla vakit ayırabilmeyi umuyorum. Bir türküde ozan şöyle soruyor: “Bir insan ömrünü neye vermeli?” Benim bu soruya cevabım gayet net: “inandığı değerlere”.