Feyza Nur Emiroğlu

Hüsamettin Mennanoğlu, Onların Şiiri

“Ya tarih yazacağız ya da tarih olacağız.

Ya adam olarak yaşayacağız

ya da adam olarak öleceğiz.”

Hüsameddin MENNAOĞLU

  “Kardeşim, sakın Mısır’a dönme!”

“Buralar çok karıştı oğlum, sakın dönme!”

Art arda gelen telefonlar bu sözlerle kapanıyor. Neler oluyor?

***

Telefon kapanır kapanmaz haberlere bakıyorum. Temmuz’un üçü. Günlerden Çarşamba. Güneş tepede. Havanın sıcaklığı umurumda değil. Yüreğimde bir yangın hissediyorum. Adını koyamadığım bir yangınla yanıyorum. Ekranlarda aynı görüntüler dönüp duruyor. Bir yıl önce meydanların omuzlarında yükselen, milyonların oyuyla göreve gelen Cumhurbaşkanı, artık görevde değil. Ordu yönetime el koymuş. Haberlerden öğreniyorum bunu. Oysa devrimin üzerinden sadece bir yıl geçti. Biz konuşmaya ve hakkı, hukuku, adaleti, barışı, kardeşliği özgürce savunmaya başlayalı sadece bir yıl oldu. Fakat Mısır ordusu bunu engellemek istedi. Bana sorarsanız, küffarın ordusu… Bana sorarsanız, emperyalizmin ordusu… Bana sorarsanız, sömürgeci devletlerin zalim ordusu… Öyle öğrendim ailemden, kitaplarımdan, hocalarımdan ve arkadaşlarımdan. Gencim. Ömrümü adadığım bir davam var. Doğduğum, büyüdüğüm o topraklarda küffara karşı mücadele eden, zulmü durdurmak isteyen reformist kardeşlerim var. En büyük hayalleri, fikirlerini özgürce ifade etmek olan kardeşlerim… Mazlumun yanında olan, Filistin’de, Afrika’da, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da yaşanan zulme sessiz kalamayan, vicdanın sesi olan kardeşlerim… Hâlâ oradalar. Durmayacaklar. Onları yalnız bırakamam. Dönmeliyim.

Yola çıkmadan önce vasiyetimi yazıyorum. Sevgili anneciğim… Böyle başlıyor vasiyet mektubum. Sevgili kardeşlerim… Böyle devam ediyor. Ve sevgili Hasan… Hasan, amcamın küçük oğlu. Henüz beş yaşında. “Sevgili Hasan. Eğer şehit olursam bil ki beni şehit edenler küffarın ta kendisidir. Onlara sakın kanma. Ben düşsem de elimde tuttuğum sancak daima dalgalanacak. Bu sancağı sana devrediyorum.”

Kalemi bırakıp mektubu zarfa yerleştiriyorum. Beyaz gömleğime biraz parfüm püskürtüyorum. Annem kokumu unutmasın diye… Türkiye’deki dostlarımdan birine uzatıyorum ve şehit olursam gömleğimi ve vasiyetimi anneme ulaştırmasını tembihliyorum. Ardından ilk uçakla İstanbul’dan Mısır’a doğru yola koyuluyorum.

***

Bulutların arasından geçerken çocukluğum gözümün önünde canlanıyor. Hayır, bu gördüğüm rüya değil. Ayan beyan karşımda duruyor annem. Bana hikâyeler anlatıyor. Firavun’dan bahsediyor. Bütün erkek bebekleri katlettiği hâlde, Nil’in sularında sürüklenen Musa’yı himayesine alan ve sarayında büyüten Firavun’dan! O bebek büyüyor, batıla karşı Hakk’ı savunuyor ve asasıyla Kızıldeniz ikiye yarılıyor. Musa denizin ortasından geçip giderken Firavun ve ordusu suların altında kalıp yok oluyor. Görüyorum anne. Hak kazanıyor, batıl kaybediyor. Şehadet ediyorum anne.

Tahta kılıcım elimde. At üzerinde hayal ediyorum kendimi. Yedi yaşındayım. Garbiye’de, Barü’l-Hammam köyünde, büyük amcam ile büyük teyzemin himayesindeyim. Burası, kadim topraklar üzerine kurulan, ilmin, direnişin ve inancın tohumlarını kalbime eken, doğasıyla ruhumu besleyen çok güzel bir köy. Ailem İskenderiye’ye göç ederken direniyorum ve burada kalıyorum. Babam kızıyor, annem üzülüyor. Direncim ve kararlılığım karşısında pes etseler de cesaretimi içten içe takdir ediyorlar. Büyük amcam, baba yarım… Bir gün bisiklet alır bana, öbür gün ayakkabı. Bir gün bile aratmaz babamın yokluğunu. Büyük teyzem ise anne yarım. Beni kendi çocuklarından ayırmaz. Şefkatini, merhametini eksik etmez. Yine de telefonda ağlıyor annem. Seni özlüyorum yanımıza gel, diyor. Telefon kapanınca ben de ağlıyorum. Ben de sizi özlüyorum, en güzel hediyeler bile yerinizi doldurmuyor ama köye âşığım anne. Gelemem. Amcam ağladığımı görünce yanıma geliyor. Beni kucağına alıp başımı okşuyor. Neden ağladığımı sormuyor. Çünkü nedenini biliyor. Bunun yerine, büyüyünce ne olacaksın, diye soruyor. Fatih olacağım, diyorum. Yedi yaşındayım. Garbiye’deyim. At üzerindeyim. Elimde bir kılıç tutuyorum…

İlkokula başladım. El-Ezher kurumlarına kaydım yapıldı. Bir hocam var burada. Genç, nahif, idealist bir adam. Elimden tutuyor. Sen, diyor bana. Sen sıradan bir çocuk değilsin. Sen bir savaşçısın. İslam sancağının koruyucususun. Bir gün büyüyeceksin. Dünya Müslümanlarına mutluluk, barış ve özgürlük getireceksin. Ona inanıyorum. Tıpkı köy meclisindeki dedelerimden dinlediğim hikâyelere inandığım gibi, ona da inanıyorum.

Ortaokuldayım. Okulun duvarlarına resimler çiziyorum. Bir kılıç resmi, bir at resmi, sırtını öğrencilere yaslamış bir Hanzala, Mescid-i Aksa, Kubbetü-s Sahra… Ve şiirler yazıyorum. Hikâyeler yazıyorum. Hatıralar yazıyorum. Aklımda kılıç, elimde kalem. Tahta kılıcım, ucu sivri bir kaleme dönüşüyor.

Üniversiteye başladım. El Ezher Üniversitesi’nde Diller ve Tercüme bölümünde okuyorum. Bir yandan Farsça, Fransızca ve Türkçe okumalar yapıyor diğer yandan genç arkadaşlarımla ve hocalarımla beraber daha adil, daha özgür bir ülkenin hayalini kuruyoruz. Çok zaman geçmeden baskıcı rejime karşı direniş hareketine katılıyor ve halk devrimini gerçekleştiriyoruz. Artık sesimiz daha gür çıkıyor. Tam da o günlerde, iki arkadaşımla birlikte, hem geçmişimin izini sürmek hem de yeni bir ülkeyi tanımak için Türkiye’nin yolunu tutuyoruz. Atalarım bu topraklarda doğmuş ve birkaç kuşak önce Mısır’a hicret etmiş. Kendimi İstanbul’a, Bursa’ya, Kahramanmaraş’a, yani bu ülkeye ait hissediyorum. Sultan Ahmet’i, Fatih Camii’ni, bu kadim topraklarda atalarımdan miras kalan yapıları gezdikçe aidiyet hissim çoğalıyor. Üstelik burada tattığım özgürlük hissini tarif bile edemiyorum. Polis arabası görünce korkmuyorum mesela. Fakat doğduğum topraklarda, yani Mısır’da, duvarların bile kulağı var. Öyle söyler babamlar ve amcamlar. Ve şimdi orada, benden bin kilometre ötede bir şeyler oluyor. Orada, yine bir şeyler oluyor. “Dönme, sakın Mısır’a dönme,” diyor telefondaki sesler. Ama dönmeliyim. Haberler beynimin içinde yankılanıyor. Mısır’daki kardeşlerimin yanında olmalıyım. Bulutların arasından geçerken, bunları düşünüyorum.

***

Uçak, Mısır Havalimanına iniş yapıyor. Kapıdan dışarıya adım atar atmaz şehrin değiştiğini hissediyorum. Kahire’nin o bitmeyen uğultusunun yerini tedirgin bir sessizlik almış sanki. Doğruca kardeşlerimin yanına gidiyorum. Gecemizi gündüzümüze katıp harekete geçiyoruz. Okulda grev yapıyor, sınavlara girmeyi reddediyoruz. Çok geçmeden Rabiatül Adeviyye ve Nahda meydanlarında protestolara başlıyoruz. Rabiatül Adeviyye adını her duyduğumda, bütün varlığıyla hakikate yönelen o büyük kadının teslimiyetini ve direncini hatırlıyorum. Meydanda toplanan binlerce insanın yüzüne baktığımda, o kadim teslimiyetin izlerini görüyorum. Korkuyoruz belki ama geri çekilmiyoruz.

Oda arkadaşım Ahmet, en önde, devrim bayrağını elinde tutuyor. Yanımızda ne kimliğimiz var ne paramız ne de silahımız. Kur’an ve tesbihten başka hiçbir şeyimiz yok. Karşımızda ise koca bir ordu duruyor. Silahlarını bize doğrultuyor. Önce tek tük sesler duyuluyor. Ardından meydanı korkunç bir gürültü kaplıyor. Barut kokusu genzimi yakıyor. İnsanlar koşuyor, bağırıyor, düşüyor. Bir an Ahmet’i gözden kaybediyorum. Sonra onu görüyorum. Başından vurulmuş, kanlar içinde yerde yatıyor. Sesim boğazımda düğümleniyor. Duyun ey insanlar! Arkadaşım Ahmet, başından vurulmuş, yerde yatıyor…

Ayağım sızlıyor. Ayağımdan kan damlıyor. Acısını hissetmiyorum. Ahmet’e değen kurşun beynimin içinde uğulduyor. Yanımda yöremde gençler, kadınlar, çocuklar katlediliyor. Meydanlarda kitaplar yakılıyor. Zalim ordu, meydanları kana buluyor, sivilleri katlediyor, kitaplarımızı yakıyor. Zalim ordu, hafızamızı silmeye çalışıyor. Duyun ey insanlar! Ahmet, on altı yaşında… Esma, on yedi yaşında… Mahmud, on dokuz yaşında… Muhammed, otuz üç yaşında… Her yanımda kan kokusu var.

Yanık çocuk bedenlerinin arasından geçiyorum.

Yanık çocuk bedenlerinin arasından geçiyorum.

YANIK ÇOCUK BEDENLERİNİN ARASINDAN GEÇİYORUM!

Hikâyeler yankılanıyor kulağımda! Annemin sesi, babamın sesi, köy meclisindeki dedelerimin sesi, tarihin sesi, Kur’an sesi… Hikâyelerin tam ortasından geçiyorum. Ben, bir hikâyeye dönüşüyorum. Şehadet parmağım göğü işaret ediyor.

***

Kolumda kelepçe, hapishaneye götürülüyorum. Mısır zindanları soğuk ve karanlık. Esaret altındayım. Duvarlarda annemin yüzünü görüyorum. Beş yaşındayım. Bana Hz. Yusuf’un hikâyesini anlatıyor. Zindanın duvarlarında atlar koşuyor, görüyorum anne. Ahmet, kılıç kuşanıyor. Hanzala, dünyaya sırtını dönüyor. Anne, hepsini görüyorum.

Oğlum, diyor babam. Artık burada para her kapıyı açar. Hayır baba, diye itiraz ediyorum. Her kapıyı açan Allah’tır. Bunu annemden öğrendim.

Ve zindanın kapısı açılıyor. Görünürde esaretim bitiyor. Ailem, “Bir an önce git buradan,” diyor. Ata toprağına ikinci kez dönüyorum. Yeni Mısır rejimi, yasadışı terör örgütüne üye olmaktan, Osmanlıcılık yapmaktan ve darbeye karşı durmaktan idam kararımı çıkarmış. Artık Türkiye’deyim. Artık Mısır’a dönemem, dönsem de sağ çıkamam. Yine de yenildim sanılmasın. Bu bir yenilgi değil. Anılarımı yanımda getirdim. Hafızam yerinde. Hikâyelerim cebimde. Kalemim elimde. Kitaplarım yanımda. Bir de oğlum Hamza var, beş yaşında. 

Büyü, ey oğul! Bu kılıç sana babandan bir hediyedir.

Oku, ey oğul! Şu Kur’an-ı Kerim sana annenden bir hediyedir.

Yaşa, ey oğul! Hamza ol, Musa ol, Yusuf ol, Muhammed ol, Ali ol, Fatih ol.

Emin ol, ey oğul! Anlattığım hikâyeler sana atalarından hediyedir.

Firavunlar korksun senden!