Ayşe Taçar – Elmayı Göğe At; Gülleri Suya
Fawzia Rashidi, Onların Şiiri
Yeki bod, yeki nabood
Bir bar eken bir yok eken, yüce surlarla çevrili ve yalnızca tek kapısı olan bir kent var idi. Gün oldu ki kente bir dev geldi de o kapının önüne çullanıverdi. Kimse ne dışarı çıkabiliyor ne de içeri adım atabiliyordu. Biri kapıya yaklaşmayagörsün dev anında ayağa fırlayıp elindeki sopayı sağa sola gürz gibi sallardı.
Gel zaman git zaman nihayetinde kral devin karşısına çıkmaya cesaret etti. Ona doğru birkaç adım attı fakat dev birden dinelerek gökleri sarsan sesi ile kükremeye başladı. Kral sendeledi ancak geri adım atmayıp deve doğru birkaç nefes daha yaklaştı. Dev yine korkunç gürültülü sesiyle kükredi ancak kral yürümekten vazgeçmedi.
Birdenbire garip bir şey oldu. Deve yaklaştığı her an dev giderek küçülüyordu. Öyle bir hal aldı ki kral devin yanına vardığında devin boyu serçe parmak kadardı. Kral, eğildi ve devi yerden alıp avcuna yerleştirdi. “Kimsin sen?” dedi ona. Dev dedi ki: “Benim adım korku.
Sohrab dedenin masalı bittiğinde Malala, Nargis Mirveys ve ben dilimizde unuttuğumuz badem şekerlerinin ıslak katılığını hatırlayarak şekerleri neşeyle öğüttük. “Bir daha anlat Sohrab dede!” dedik sonra. Sohrab dede Sandali gecesinde sabaha kadar masal anlatsın istiyorduk. Dedeye yalvarırken henüz dişlediğimiz bademlerin ufak tefek parçaları birbirimizin eline yüzüne püskürdü.”Ayy, ıyy, uyy” tiksinti sesleri ardından güle güle yanak kızarttık. Sohrab dede çayını höpürdetti, kuş yuvası kadar kırışık ve yuvarlak ağzına birkaç kuru üzüm yuvarladı ve kâğıt gibi sallanan ince gövdesini minderden kaldırdı. “Yeki bod” (Bir varmış) dedi kapıda durarak. Kapıdan kaybolunca da sesini bıraktı kapıya “Yeki nabood” (Bir yokmuş.)
En güzel masalları Sohrab dede anlatırdı ama en çok ve en çabuk da o uyurdu. “Rüyalar benim masal alemim.” derdi. “Bırakın uyuyayım, erkenden de uyandırmayın ki tüm kış size bir sürü masal anlatabileyim.”
Sandali geceleri, her kış Afgan köylerinde ev ev toplanıp birbirimize masallar ve hikayeler anlattığımız gecelerdir. Kor kömür dolu bir tandır üzerine alçak bir masa koyarız. Buna sandali deriz. Masanın üzerini kalın bir yorgan ile örtüp etrafına da minderler dizeriz. Çoluk çocuk yaşlı kadın minderlere yerleşir ayaklarımızı masanın altına uzatıp bir yandan kor ile ayaklarımızı, bir yandan anlatılan masallarla yüreklerimizi ısıtırız. Masa cevizler, bademler, kuru üzümlerle bezelidir. Sıcacık çaylardan tüten buhara bakıp Alaaddin’in cininin de Sandalide bizimle oturduğunu içten içe hissedip masadaki mum aleviyle beraber titreşiriz.
Ertesi sabah Malala, Nargis ve Mirveys ile güneşten ve horozlardan evvel uyandık. Uçurtma uçurmak için en güzel zaman kış rüzgarlarının kuvvetle estiği sabah vakitleriydi. Çatıya çıktık. Mirveys gudiparanı (uçurtma) getirdi ve “Fawzia, uçurtmamın ipini tut.” dedi. Uçurtmanın ipini tuttum ve gudiparanı kış rüzgarına bıraktık. Doyasıya eğlendik. Yükselen uçurtmamızın meleklerin kanatlarına değeceğine inanıyorduk. Nargis “Miracın gerçekleştiği yere kadar uçacak bizim uçurtmamız!” diye bağırdı. Malala son anda gelip uçurtmanın ipini kesti ve hep beraber onu kovalamaya başladık. Birden burnuma soğuk bir öpücük düştü. Bu, kar tanesiydi. “İlk kar!” dedim bağırarak. İlk düşen karda yazdığın ilk isme misafir olursun ki biz de hemen bir kâğıda Malala’ya not yazdık. Bu gece Sandali gecesi Malala’da olacaktı.
Gece olup da Malala’ya gittiğimizde sandalide kuruyemişler ve sıcak çaylarla beraber bir tabak dolusu gül vardı. Firuza ana ve Sitora teyze de gelmişti. Gülleri saplarından ayıklarken dudakları salavat ile kıpırdıyordu. Sohrab dede başında takkesi, elinde hurma çekirdeği tesbihi ile baş köşeye kuruldu.
“Dün gece uykundan yine sıçrayarak ve bağırarak uyandın kızım.” dedi Sohrab dede. Sitora teyze “20 senedir her gün böyleyim. Alış baba.” dedi.
“Rahat uyku uyuyamıyorsun kızım, yoksa rahatsız olduğumdan değil.”
“Vademiz dolunca rahat uyuruz inşallah.”
Malala “Teyze, sen neden 20 senedir korkarak ve bağırarak uyanıyorsun?” diye sordu. Hepimiz gözlerimizi merakla belerttik. Sitora teyze anlatmaya başladı:
“İşgalci Amerikan askerleri Kabil’i, arazilerimizi, ağaç ve meyvelerimizi, yuvalarımızı bombaladığında ben bebekmişim. Dışardaymışız. Yerlerde insanlar cansız bedenleriyle yatmış vaziyette iken bir yandan da kaçışan ve bağrışan insanlar trafiğinde annem de kucağında benimle ölü bedenlerin üzerinden atlaya atlaya geçmiş. Çatışma devam ederken bir taraftan evlerini terk eden insanlar, bir taraftan da şehit bedenlerin üzerinden yaşayan bebek ve çocuklar toplanarak kurtarılmaya çalışılmış. O günden midir bilmem bebekten beri her gece kâbus görerek uyanırım.”
Gözlerimizden boncuk boncuk yaşlar akmaya başladı.
“Güzelim Afganistan, Kabil, köyler yok edildi. Çok gözyaşı döktük, çok ağladık, halen de dinmedi gözyaşımız.” dedi Firuza ana.
“Kesildikçe göverir toprağından
Coşarak çıkar gül hep dalından
Gülsün, bakidir güzelliğin
Islandıkça çıkar kokusu gülün” dedi Sohrab dede ve sonra çaylarımıza gül serpti.
“Korkuyoruz dede.” dedim. “Ya tekrar kapımıza dayanırlarsa?”
Sohrab dede, çayını öper gibi yudumladı ve başladı anlatmaya:
“Yeki bod, yeki nabood, yüce surlarla çevrili ve yalnızca tek kapısı olan bir kent var idi. Gün oldu ki kente bir dev geldi de o kapının önüne çullanıverdi. Kimse ne dışarı çıkabiliyor ne de içeri adım atabiliyordu. Biri kapıya yaklaşmayagörsün dev anında ayağa fırlayıp elindeki sopayı sağa sola gürz gibi sallardı..”