Nevra Gözde Hatipoğlu – YOL

Husam Sehweil, Onların Şiiri

Benzin kokusu. Gölge. Sıcak dışarısı. Buranın dışı sıcak. İki adım ötem güneşten yanıyor. Fakat ben oraya doğru ancak sürünebilirim. Yürüyemem. Gölgenin dışına çıkamam. Hem uyumalıyım şimdi. Yorgunum. Çok yorgun. Boş bir otobüsü vurmazlar zaten. Belki de vururlar. Bilmiyorum. Uyumalıyım şimdi. Daha gidecek çok yol var. 

Otobüsün altından şıp şıp su damlıyordu. Boş bir odadaki saatin tik tak edişi gibi. Çocukluğumu, sabahları yalnız başıma salonda oturmak için erken kalktığım günleri hatırladım. Hayal meyal. Uyumak üzereydim. Boş odada tik tak sesi apaçık bir şekilde duyulurdu. İnsanı boğar gibi. Zamanın geçtiğini hatırlatıyor, demiştim. Kalabalık bir odada tik tak sesini duyamadığımı fark etmiştim. Çocuktum tabii. Onca insan vardı. Ben denizde saatlerce yüzerdim. Öyle ki gece uyuduğumda bedenim hâlâ dalgaların arasındaymış gibi sallanırdı. Uykuya dalmaktan alamadım kendimi.

Rüyalar gördüm, denizde yüzüyordum. Uzuvlarım bedenimden kopup gitti. Yüzemez, karaya geri dönemez oldum. Denizin ortasında kaldım. Sonsuza kadar. Uyandım, otobüsün altından çıktım. Yeniden yola koyulduk. Günün ilk birkaç saatini içimde bu karalıkla geçirdim. Ne olduğuna anlam veremedim. Kardeşim birkaç şaka yaptı, güldük ettik. Endişem biraz olsun azaldı. Sonra rüyamı hatırladım. Sonsuza kadar denizin içinde, karaya geri dönemeyecek şekilde sabit duracakmışım gibi geldi.

Deniz sağımızdaydı. Güneş tepemizde. Ellerim, bileklerim, yüzüm yani güneşe açık her yanım cayır cayır yanıyordu. Denize baktım. Uzaktan geçen gemilere el salladım. Keşke bir kaptan olsaydım. Her zaman denizde, her zaman başka bir yere doğru giden, rotasını kendi çizen… Gerçi gemilerden pek anlamam. Bir gemi suyun üstünde nasıl kalır, bunun bile sebebini bilmem. Zaten yüzmeyi de çok zor öğrenmiştim. Beyt Hanun gibi bir yerde, parlak mavi denizlerde büyümeme rağmen. Yüzmeyi öğrenirken kendimi motive etmeye çalıştığım anlardan birinde, gemiler bile suyun üstünde duruyorsa ben de dururum, demiştim. Yoğunlukla ilgili bir şey olsa gerek, maddenin yoğunluğuyla ilgili. İnsan bedeninin yoğunluğu suyunkinden fazla olunca… Gibisinden bir şey. Kimseye dürüstlük yeminimiz yok sonuçta. Burada istediğim gibi atıp tutarım. Kafamın içi tepesine kadar suyla dolu.

Çocukluğumdan beri sayısız kez deniz yolculuğu yaptım. Sayısız kez de denize girdim. Yüzdüm. Çok uzaklara olmasa bile gidebildiğim kadar yüzdüm. Biraz geç açıldığım için arkadaşlarıma göre daha hırslıydım. Günler boyu güneş yanıklarıyla gezerdim. Sonra bir anda kesildi. Arkadaşlarımın denizde yüzen uzuvları yüzünden. Başları, kolları, parmakları, ayakları. Denizde yüzdüğü için. Annem koymadı artık. 

Fakat itiraf etmek lazım, iyi bir kaptan olacağımı düşünmüyorum. Muhtemelen ikinci veya üçüncü seferimde bulduğum ilk kara parçasına bırakırdım kendimi. Gemiyi kim kullanıyorsa kullansın, benden bu kadar der, çeker giderdim.

Kardeşim, hareket ettiğimizden beri gevezelik ediyordu. “Biraz sus be.” dedim. Duymamış gibi yaptı ama duyduğunu biliyordum. Gözü bana doğru seğirdi. Başım şişti artık, sus diye tekrarladım. Yine duymamış gibi yaptı. Kafilenin birkaç adım ilerisine doğru, kardeşimin sesinin yalnızca bir mırıltı olarak geldiği bir yere hızla yürüdüm.

Dağlar, çorak topraklar, dokunsan yıkılacak ağaçlar, kocaman taşlar, incecik otlar, insan kalabalığı. Günlerdir karşımda yalnızca bunlar var. Solumda deniz, arkamda ise sokaklarında bisiklet sürerken ileriye, hep ileriye baktığım Beyt Hanun. 

Önümde duran, sıralar boyu evlerle dolu silüeti takip ederdim. Babam, dedemlerin oradan göçtüğünü söylerdi. Memurmuş, vergi toplarmış. Silüete onun çalıştığı binayı, yaşadığı evi, yürüdüğü yolları ekledim. Hafızamda kocaman bir şehir yer etti böylece. Tertemiz bir deniz, sokaklarda bağıran çocuklar, yakıcı sıcak. İstediğim gibi oynayabileceğim bir gerçeklik. Midem ters döndü. Öndekilerden birisi “Acele edelim! Acele!” diye bağırdı. Hızlandık. Karanlık çökmeye başlamıştı. Deniz artık arkamızdaydı.