Sefa Fırat – KARAPARÇASINI YENİDEN

Husam Sehweil, Onların Şiiri

Oğlum sen-
sana verdiğim ada ne oldu
Cahit Zarifoğlu- Menziller

Yeryüzündeki tüm kara parçalarının yüzdüğünü öğrendiğimde tam olarak yüz on iki yaşındaydım. Mutlak hırtapozluklarım, kanımı kaynatan serin yaramazlıklarım ve düşüncesiz ayak darbelerimle evin sağını solunu keşfe çıkarken dedem zayıf kollarımdan sıkıca tutup insanlığın umudu olacak kıtayı bulmama fırsat vermeden beni yere sabitledi. “Maşallah evladım.” dedi. Bir yüzbaşıyla konuştuğunun farkındaydı, ki çok sıkmıyordu kollarımı. Ellerinden kurtulma girişiminde bulunmadım bu yüzden, dinledim. “Demek sıranın sana geldiğinin farkındasın, maşallah, şimdi sana anlatacaklarımı iyice dinle. Dünya’da kaç tane kara parçası var biliyor musun?” dedi. Hayır anlamında başımı sallamam yetecekken, “Henüz bilmiyorum ama müsaade etseydin senin bildiğinden bir fazlası kadar olacaktı.” dedim. Dedem kendine ve yaşına yakışır bir gülümsemeyle verdiğim cevaptan memnun gözüküyordu. Ancak “Hayır, sadece bir tane var.” dedikten sonra ona garip garip baktım. Ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Ellerimle sayacak olsam bir çırpıda sayamazdım tüm kara parçalarını ancak bir tane de değildi ondan emindim. Anladım ki dedem böyle demekle muhakkak bana bir şey anlatmak peşindeydi ve ilgimi çekmeye çalışıyordu. Merakla sonrasını dinledim.
“Bu zamana kadar kime ufacık bahsetsem hepsi güçlü bir merakla benden kara parçalarının asıl hikayesini dinlemek istemiştir. Gezgin yüzbaşım olarak sen benden böyle bir istekte bulunmadın farkındayım ancak evlat hikayelere bazen sen gidersin bazen onlar sana gelir. Ancak içlerinde öyle sağlamları da vardır ki senin keşfini bekleyemez, vakit de sunmaz sana, doğar doğmaz içine alır seni. Anlatacaklarım bundan önce dinleyenler için gerçek anlamıyla bir hikayeydi, ancak senin gerçeğin olacak. Olacak diyorum çünkü henüz farkında değilsin, dinlediğinde demek istediğimi daha iyi anlayacaksın.” İşte başlıyorduk.
“Yeryüzü başlangıçta tek bir kara ve etrafında sulardan ibaretti. Milyarlarca yıl değişimlere uğradı. Kendini kırdı, oluşan tüm parçalar birbirinden uzaklaştı, ayrıldıkları yerler çatladı ve birbirine yapıştırılsa dahi birleştirilemez oldu. Suyun içinde yüzdüler. Kendilerine sürekli bir yer aradılar. Ancak bir kararda kalamadılar. Hala daha gözle görülmeyecek ağırlıkta ve sakinlikte birbirlerinden uzaklaşmaya devam ediyorlar.”
Dedemin yüzündeki kırışıklıkların açılıp tekrar geri burulması ile anlattıklarının küçük ölçekte yaşandığını, farkında olmadan bu kıta hareketini yansıttığını anlamak hoşuma gidiyordu.
“Hala hareket ettiklerini nereden biliyoruz peki dede, ben dün durduğum yerde duruyorum oysa?” diye araya girdim.
“Değil mi, hiç belli olmuyor. Ben de durduğum yerdeyim diye bakarsın ama hayır. Dünden, hatta biraz öncesinden bile farklı yerdeyiz. Ancak hareket öylesine yavaş ve öylesine bizim algılarımızdan korunaklı ki hissetmiyoruz bile. Eğer yaşımız izin verseydi, ömrümüz milyonlar, milyarlar yıl olsaydı belki bunu anlayabilirdik.” diye açıkladı.
Büyük bir atılganlıkla, “Anlamak çok iyi olurdu, değil mi dede?” dedim.
Soğukkanlılık ve fazlası rahatsız eden tecrübesiyle, “Bilemeyiz evlat. Bence pek de iyi olmazdı sanki.” dedi. Ardına neler dizeceğini merakla dinledim.
“İyi olmazdı çünkü her şeyi fark etmek insanı delirtir, evladım. Çok iyi anlamak, olan biteni her şeyiyle bilmek iyi değildir. Çünkü insan eli hatayı çoğaltır, kusuru arttırır. Her insan seçimlerinde adil ve doğrudan yana olmaz. Hatta bazıları kötüyü tercih ede ede iyiye kendini kapatır. Kalbi katılaşır, zalim olur. Zulmünde de günden güne ileri gider. Bela olur. Yaşarken etrafına bela olur, öldükten sonra kendisine… Yani esasında kara parçalarının milyonluk değişimini görmek sadece onları görmek değil, çağ insanlarıyla da başa çıkmak olacak. Ki insan başa çıkılması gerektiğinde oldukça yorucu ve söz dinlemez olur. Bu yüzden daha öncekilerdeki gibi sana yalnızca kara parçalarının soğuk hikayesini anlatmayacağım, sana bu tip insanlardan da bahsedeceğim ve dinlersen birkaç öğüdüm olacak.”
Cümlesi bittikten sonra derin bir nefes aldı ve dün ona oyun arasında söylediğim ‘karşında yüz on iki yaşında bir yüzbaşı var, savunmanı ona göre yap komutan!’ lafını bugün yeterince ciddiye aldığını hissettirdi.
“Yaşın buna ne kadar müsaade edecek bilemiyorum.
Olan tektir nihayetinde ancak herkes ondan aynı şekilde etkilenmez. Tüm kalbimle anlayışının sana zarar vermemesini dilerim…
Yavrucuğum, gezgin yüzbaşım, yüzen kara parçaları aldığı son şekille, yani duruyor görüntüsüyle zulümde ileri gidenlerin ilgisini o kadar derinden çekiyor ki, erişmek isteği dışında hiçbir anlamlı duyguyu, toplumsal huzuru, hak edilen derin saygıyı görmüyorlar. Buna rağmen onlara göstermek bir görev. Aidiyet. Sana düşen. Onların bu konudaki kararlılığını ve ne kadar ileri gittiklerini görmek herkes adına acı. Karşı koymak, durdurmak, set olmak en asli amaç. Ancak esefle bu anlamlı yürüyüşte yalnız kaldığını fark edebilirsin. Sesini duyurmakla, acılarını anlatmakla, üstelik en düzgün ve en anlaşılır bir üslup içinde haykırmakla, karşılık alacağından kesinkes emin olabilirsin. Bunlar mümkün ve doğal. Çabalarına karşılık alamasan da bunlarla kavga etmemelisin. Henüz sonuç almıyorsun diye yapman gerekenlerden uzak durmamalısın. Yine ve yine yapmalısın. Çünkü evladım, elbet bir şeyler değişir. Sen, ben bu değişimi göremeyebiliriz. Bunu bekleme. Zulmü gözünde ebedileştirme. Dirayetli ol. Bil ki yaptığın her şey o büyük ve ağır kara parçalarını harekete geçiren ana nedenler gibi etkili ve anlamlı. Hatta bil ve sevin ki kara parçalarının milyarlık hikayesinden daha kısa sürede beklediğin sana gelecek!
Hep umut et. Ahmet Gazi öyle derdi bize. Hep umut et yüzbaşı! Bilir misin kimdir Ahmet Gazi? O ki senin keşfedeceğin kıtaları çok önceleri müdafaa eden onurlu adam. Sanma ki o kıtalar buranın değil. Asla, bizzat buranın kıtaları onlar! Ahmet Gazi senin yaşındayken onları keşfetti ve gereğini belledi. Ben senin yaşındayken keşfettim ve gereğini belledim. Elbette şimdi sıra sende. Sen de keşfedecek ve gereğini belleyeceksin. Buna hiç şüphesiz inanıyorum.
Unutma, bu böyledir evlat.”
Bitmişti. Anlattıklarının hepsini, tüm anlam damarlarına ulaşacak kadar anlayamasam da bana kadarını, anlamam gerekeni kavramıştım. Artık bir an önce yaşımın müsaade etmesini istiyordum. Heyecanım artmıştı. Bir çocuk düşüyle tekrarladığım oyunumun gerçeklerden uzak olmadığını anlamak ise farklı bir his bırakmıştı ben de. Şimdi o hissin nasıl bir şey olduğunu anlat deseler hiçbir şey diyemem.
Konuşması bittikten sonra dedemin elini öptüm, o da beni alnımdan öptü ve sevinçle odama koştum.
Masanın gözünü açtım, saati hemen koluma taktım. Ayarlanmadan kara parçasına, gidemezdin hiçbir yere, biliyordum. Tüm gezgin yüzbaşılar için geçerliydi bu. İçimden kendi bildirgemi okudum, söylediklerimi nasıl akıl ettiğime, onların aklıma nasıl düştüğüne şaşırarak ama inanarak, inandıkça inanarak.
“Kolumda ağır metal, ince kumaş, yemyeşil bir saat taşıyorum. Saatin de beni taşımasını dilerim. Bileğimde oluşturduğu yükle yürüyorum, yürüyorum ve daha da yürüyeceğim. Bizi burada oynatan düş yönetmeni henüz daha bir çocuk. Yüz on iki yaşında yüreğini gizlemek istiyor. Söylemek istediği tam olarak bu. Çocuklar, kardeşlerim, akranlarım, abilerim beni duyuyor musunuz? İşte, ben geliyorum.”