Kadriye Kırdök – İNSAN BİR ÖMÜRDE KAÇ KEZ YENİDEN BAŞLAR?
Ömer Arab, Onların Şiiri
İki katlı evin, yarısı toprağa gömülü zemin katında, günün büyük kısmı alacakaranlık olurdu. Güneş, dışarıda bütün cömertliğiyle doğsa da, evin içine çekingen bir misafir gibi uğrardı. Türk Devleti’nin yardımları olmasa bu evden bozma yerin kirasını dahi ödeyemezdi. Üstelik kızı Gade altıncı sınıfa, Nesim beşinci sınıfa , Huda üçüncü sınıfa , en küçükleri Nur da henüz anasınıfına gidiyordu. Onların okul masrafları yardım dernekleri ve devlet tarafından karşılansa da birilerinden yardım almak zoruna gidiyordu.
Günün ilk ışıkları pencerenin kenarından süzülüp duvara silik bir çizgi bırakırken, koridordan gelen çocuk sesleri Ömer’i uykunun derinliklerinden çekip çıkardı, anın içinde hayatın bütün ağırlıklarından sıyrılmış gibiydi. Ne var ki hafıza merhametsizdi; gecikse de gelir, insanı yeniden kendi hakikatiyle baş başa bırakırdı. Bu düşünce, yıllardır kapanmayan bir kapıyı aralamaya yetti.
Bir vakitler aynı güneş, Halep’in taş duvarlarına vurur; dükkânların kepenkleri açılır, sokaklar insan sesleriyle dolardı. Sonra bir gün, şehrin sabahları değişti. Güneş yine doğuyordu ama bombaların geride bıraktığı dumanın içinden süzülerek yere ulaşıyordu. Ömer’in hafızasında Halep iki ayrı şehir gibiydi; bir tarafta çocukluğunun geçtiği, yuva kurduğu, ekmeğini kazandığı eski Halep; diğer tarafta yıkıntıların arasında tarumar olan, her hatırlayışta içini sızlatan savaş meydanı. Hatıraların içinde kaybolmaya zamanı yoktu, kızları ve karısı Sabah’a yapacağı en büyük kötülük bu olurdu, bedeni değilse de ruhu yeniden dirilmeliydi. Tam o sırada kapının açılmasıyla karısı Sabah içeri girdi. Yüzünde, her yeni güne yetişmeye çalışan insanların yorgun telaşı vardı.
— Hayırlı sabahlar Ömer! dedi.
Karısının telaşlı sesi odaya yayılınca toparlandı. Genç kadın, üç yıldır her sabah yaptığı gibi tekerlekli sandalyeyi yatağın yanına çekti. Ömer için bu, adeta kutsal bir ritüeldi. Tekerlekli sandalyeye mahkûm olmadığı, kendi işinin patronu olduğu günleri düşündü. Kederle sükûnet arasında “insan aynı ömrün içinde kaç defa hayata yeniden başlayabilir ki…” diye aklından geçirirken, gözlerinde biriken yaşları karısı görmesin diye yüzünü yere dikti. Ömer bunun cevabını bilmiyordu, aslında cevabını bilmediği birçok soru uzun zamandır içini yiyip bitiriyordu. Bildiği tek şey, yıllar önce Halep’in kalabalık sokaklarında yürüyen adamla, şimdi bu loş evde sabahı karşılayan, dizlerinden aşağısı kesilmiş halde yaşama tutunmaya çalışan adamın birbirine ne kadar uzak olduğuydu. Ve henüz otuz yedi yaşında, hayatın başında sayılırdı. Ömür böyle nasıl geçerdi…
Koridordan yükselen çocuk sesleri düşüncelerini dağıttı. Evin içine günün telaşı doluyor, hayat kendine yeni bir yol açıyordu. Biraz sonra kızlarını okula bırakmak için tekerlekli sandalyesiyle sokağa çıkmıştı bile. Bu telaş bir nebze de olsa onu hayata bağlıyor, kendini işe yarar kılıyordu. Onları okula bırakıp, akşamüzeri tekrar eve getirmek günün en anlamlı zamanlarıydı. Bir gece vakti Halep’i terk edip, kaçak yollardan geçerek bu şehre sığınmalarının ardından on yıl geçmişti. Dört kızından ikisi Kahramanmaraş’ta doğmuştu, zaman nasıl da hızlı akıyordu.
Güneş dağların arasından yükselirken şehrin sabah serinliği dar sokaklarından çekilmeye başlamıştı. Okul yolu üzerindeki mobilya atölyesinin önüne geldiklerinde, Ömer’in bakışları her zamanki gibi kapıya takıldı. Ön tarafta üst üste dizilmiş tahtalar, İçeriden gelen rende sesi, talaş kokusu sokağa yayılıyordu. Kızları önden ilerlerken o duraksadı. Biraz oyalanmıştı ki kızı Nur’un;
Baba geç kalıyoruz! demesiyle tekerlekli sandalyesini ileri doğru hareket ettirmesi bir oldu. Tam o sırada Gade dönüp babasına gülümsedi, belli ki o da aynı duyguları hissetmişti. O gülümseyiş, içinden geçtiği bütün karanlık düşünceleri bir anlığına dağıttı, sandalyesini yeniden ileri sürdü. Geçmiş, her zamanki gibi arkasından geliyordu; fakat önünde yürüyen çocukları, hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatıyordu.
O günden sonra Ömer, kızlarını okula götürürken yol üzerindeki küçük mobilya atölyesinin önünden artık eskisi gibi geçemez oldu. Sandalyesinin tekerlekleri aynı yolda dönüyor, aynı kaldırımlardan ilerliyordu; fakat ruhu her sabah o kapının önünde biraz oyalanıp, geride kalıyordu.
Atölyenin önüne yığılmış ham tahtalar, kapı aralığından sokağa taşan talaş kokusu, içeriden gelen rende sesleri… Bunların hiçbiri büyük şeyler değildi. Fakat insanı en çok sarsan şeyler de çoğu zaman büyük felaketler değil, unutulduğunu sandığı günleri ansızın geri getiren küçük ayrıntılardı.
Günler geçtikçe, bu küçük atölye ve tezgâhın başında çalışan yaşlı usta vazgeçilmez bir sabah karşılaşması olmuştu. Yerlerde biriken ince talaşları, güneş ışığının havada uçuşan tozlarla dans edişini seyretmek için kapının önünde oyalanıyordu. O vakitler, içinde uzun zamandır kıpırdamayan bir şeyin hafifçe yer değiştirdiğini hissediyordu.
Bir sabah yine aynı yerde durmuştu. Gözleri, dükkânın derinliklerinde çalışan yaşlı adama ilişti. Adam da başını kaldırıp ona baktı, aralarında sessiz bir aşinalık doğmuştu. İkisi de tahtalara şekil vermeyi seviyordu. Yaşlı usta elindeki çay bardağını hafifçe kaldırıp;
— Buyur kardeşim, bir çay iç de öyle git, dedi.
Aslında Ömer de uzun zamandır bu daveti bekliyordu, sandalyesini kapıya çevirdi, yaşlı adam onun içeri girmesine yardımcı oldu.
İçeri girer girmez, hatıralarında saklı duran dünya yeniden canlandı. Atölyenin kendine mahsus kokusu, duvarlarda asılı aletler, yılların izini taşıyan çalışma tezgâhları… Bir an için zaman aradan çekilmiş gibiydi. Sanki Halep yıkılmamış, sokaklar susmamış, insanlar dağılmamıştı. Sanki birazdan kendi atölyesinin kapısı açılacak, işçileri içeri girecek ve hayat kaldığı yerden devam edecekti. Öyle ya; hakikati, insanın kalbi aklından daha geç kabul ederdi.
Yaşlı adam çayı önüne bırakırken merakla;
— Bu işlerden anlıyorsun galiba, dedi.
Ömer Türkçe bilmiyordu, yanında duran kızı Gade tercümanlığını yapıyordu.
Ömer gözlerini tezgâhtan ayırmadı, derinlerden gelen bir sızı yüzüne vurdu.
- Bir zamanlar bunun gibi iki atölyem vardı. Bir gece bombaların altında kaldı. Buraya geldiğimde tekstil atölyesinde iş buldum ve çalıştım. Bir gün motosikletimle eve dönerken tırın altında kaldım, gördüğün gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm oldum. Böyle olmasaydı hep hayalimde yeniden bir mobilya atölyesi kurmak vardı.
Son cümleyi söylediği anda, geçmişe gömdüğünü sandığı yıllar yeniden ayağa kalktı. Uzun süredir hayatında kıymet verdiği ne varsa, “vardı” kelimesinin arkasında kalmıştı. Pencereden içeri süzülen güneş havada uçuşan talaş tozlarıyla dans ederken, anıları yeniden diriliyordu. Heyecan vericiydi ama bütün bunlar kalbine derin bir sızı bırakıyordu. Ömer uzun uzun atölyeyi seyretti. Yıllardır ilk defa, hayatının karanlığında küçük bir ışığın yandığını hissetti. Henüz umut değildi bu. Fakat belki, insanın kaybettiğini sandığı bir parçanın yıllar sonra sessizce dönüp kapısını çalması mümkündü.
Yaşlı usta onun hüzünlü dalışından çok şey anlamıştı sanki
“ İstersen burada çalışabilirsin “ deyiverdi.
Ömer bir an, bu teklifi hayal dünyasının bir oyunu zannetti. Adam tekrarladı;
“İster misin?”
“ isterim elbette ama burada ne yapabilirim ki, size yük olmak istemem.”
Yaşlı adam şefkatle gülümsedi.
“Elbette herkesin yapabileceği bir iş vardır. Ben öğleden sonraları mobilyaları takmak için inşaatlara gidiyorum. Sen de burada işçileri kontrol edersin, dediğine göre bu işlerden anlıyorsun. Kendi bildiklerini bu gençlere de öğretirsin.”
Ömer heyecandan ne söyleyeceğini düşünürken;
Dudaklarının arasından “Olur tabi.” diye bir cümle kendiliğinden çıkıverdi.
O gün işe başladı. Kızları okul dönüşü babalarını çalışırken görüyor, kapıdan el sallayıp eve doğru koşuyorlardı. Son zamanlardaki bu hareketlilik onu hayata bağlayabilirdi.
Mevsim sessiz adımlarla kıştan bahara dönmüş; yağmurların yıkadığı sokaklar yeniden ışığa kavuşmuş, çıplak dalların arasından incecik filizler görünmeye başlamıştı. İnsan ömrü ne kadar ağır yaralar taşırsa taşısın, mevsimler kendi bildikleri yoldan yürümeye devam ediyordu. Hayat, hiçbir acının önünde durmadan akıp gidiyor, geride kalanları da peşinden sürüklüyordu.
O gün, günlerdir üzerinde çalıştığı oyuncak beşiği artık bitirmek istiyordu. Elleri tahtanın üzerinde dolaşırken eski hayatı bütün canlılığıyla geri dönüyordu. Fakat bu dönüş artık eskisi kadar canını yakmıyor, kaybettiklerini unutmasa da onlarla yaşamayı öğreniyordu. Akşama doğru beşiğin cilasını da yaptı.
Sokağa çıktığında, güneş şehrin üzerine yorgun bir örtü bırakıyordu. Karşı kaldırımda bekleyen kızlarını gördü. Kızlar babalarına doğru koşarken, tekerlekli sandalyenin önündeki beşiği fark edip şaşkınlıkla durdular. Parmakları beşiğin üzerinde dolaşırken, yüzlerinde hayranlıkla sevinç arasında gidip gelen o saf ifade beliriyordu. Ömer belki de uzun zamandır ilk defa yaptığı bir işin birilerine mutluluk verdiğini görüyordu. Kızı Nur beşiği kucağına aldı. Sanki kırılacak kadar kıymetli bir şey taşıyormuş gibi dikkatle baktı.
— Baba, bunu gerçekten sen mi yaptın? Ben de büyüyünce senin gibi olacağım. dedi hayranlıkla.
Beşiği göğsüne biraz daha yaklaştırdı. Ömer bir an ne söyleyeceğini bilemedi, aradığı teselli ummadığı bir anda kızının ağzından dökülen birkaç kelimenin içinde saklıydı. İnsan bir ömrün içinde kaç kere yeniden başlayabilir ki diye düşündü yine.