Hatice Kübra Ermeydan – TAHTA KOLTUK

Ömer Arab, Onların Şiiri

Gün ışığı, eskimiş tahta koltuğun üzerinde gezinirken açtı gözlerini. Yine karanlık bir sabah… Tıpkı ömrü gibi… Bir zamanlar Halep’in tuttuğunu koparan delikanlılarından biriydi. Eli becerikli, ruhu zarif, gönlü yumuşak ama haksızlığa karşı dirençli… Doğup büyüdüğü yerde güvenle nefes almanın, sevdiklerinin sıcaklığını hissedebilmenin, bir yere ait olmanın ne anlama geldiğini fark etmediği yaşlardaydı. Hayatta ne istediyse nasip etmişti Allah ona. Halep’in merkezinde büyük bir mobilya boyama atölyesi vardı. İşinin ehliydi, müşterisi de eksik olmazdı. Bir de Sabah’ı vardı. Eşi, en büyük destekçisi, sabır abidesi, her şartta umutlu olmayı bilen bir kadın. Her yeni güne umutla başlardı. İşine giderdi, evine gelirdi. Annesi, babası, kardeşleri ve eşinin akrabaları ile aynı mahallede oturdukları için akşam oturmaları çok olurdu. Halep mezeleriyle dolu geniş sofralarda yediği yemeklerin tadı, gece yarılarına kadar süren sohbetin huzuru bir başkaydı. O sofranın tadı tuzu doğduğu topraklardaydı, hissettiği huzur da vatanında. Bilememişti. 

Bir bahar sabahında almıştı Suriye’de çıkan iç savaşın haberini. Ne yapacaktı? Nasıl bırakırdı evini, işini, ailesini, sevdiklerini! Mücadele etmeyi seven ruhu vatanında kalmayı seçmişti. Ne de olsa sahipsiz değildi. Vatanını yönetenler ona da halkına da sahip çıkarlardı elbet. Suriye’nin dört bir yanında sebepsiz yere tutuklanan insanları, hapishanede işkenceden aklını yitiren komşusunun oğlunu, etrafta bombalar patlarken zafer kazanmış edasıyla kendi halkını yok etmek isteyen insafsızları görünce yanıldığını anlamıştı. Yönetenler yaşatmayı değil, halkını kendine köle etmeyi istiyordu. Onlara boyun eğersen yaşıyordun, itaat etmezsen de nefes almaya hakkın yoktu. Vatan, bir avuç zalimin elinde yavaş yavaş zulüm hapishanesine dönüşmeye başlamıştı. 

Gündüz ile gecenin belirsiz olduğu kaç gün, hafta, ay geçirmişti bilmiyordu. Gözleri yarım yamalak uykuya alışmıştı. Bombadan hasar görmeyen evin bir odasında eşi ve kızı ile hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Füze saldırısından nasibini alan atölyesi kullanılamaz hale gelmişti. Ölümün iki seçeneği vardı: Ya bombaların hedefi olacaktın ya da sebepsiz yere evine füze atılacaktı. Etrafta kesilen kolları, parçalanan elleri poşete koyan adamlar… Kadınların göklere yükselen feryatları, ağlayan çocuklar… Daha dün bir füze saldırısı ile hiç suçu yokken küçücük çocuğu ile can vermişti bir kadın. Ne var ki hayat bütün acımasızlığıyla devam ediyordu.

 Eskiden çocuk sesleri ile dolan bu mahallede artık ölüm sessizliği hakimdi. Mahalledeki birçok kişi Halep’i terk etmişti. Kardeşlerinin hepsi farklı ülkelere göçmüşlerdi. Vatan hasreti içlerinde yansa da Suriye’de hayat yoktu. Bir akşam kaldıkları oda da bombalandı. Canlarını zor kurtarmışlardı. Sabah, kızını sakinleştirmeye çalışırken sessizce ağlıyordu. İki elini başının arasına alıp düşünmeye başladı. Eşi ve çocuğuna rahat bir hayat vermek onun sorumluluğuydu. Tek başına değildi ki! Ya anne babası? Onları da yanına alsa. İyice yaşlanmışlardı. Nasıl terk etsinlerdi ülkeyi! Bitmeyen soruların kıskancında kıvranırken, bir işaret beklercesine göğe baktı. “Sana bir haberim var.” Ağır adımlarla yanına gelen eşinin yüzünde buruk bir tebessüm vardı. “Az önce ağlamıyor muydun, nedir bu yüzündeki manasız gülümseme?” “Duyunca sen de gülümseyeceksin, bir çocuğumuz daha olacak.” Sabah’ın verdiği bu haber ömürlük gurbetinin başlangıcı olacaktı.

Eşinin sesi ile irkildi. “Kahvaltı hazır. Sana yardım edeyim.” Hayatını karartan o anı her dakika hatırlatan o tekerlekli sandalye! Bir akşamüstü yapılan o kaza… Kamyonun altında savrulan bedeni… Gözünü hastanede açtığında kesilen iki bacağının yokluğunu fark etmesi… Ne ağlamanın ne de isyan etmenin bacaklarını geri getirmeyeceğini anlaması… Tekerlekli sandalyesine otururken birine muhtaç olmanın verdiği mahcubiyetle eşine baktı. Nasıl da sabırlı bir kadındı. Onca acıya rağmen gülümseyebiliyordu. Ya kendisi? Gülmek neydi, unutalı çok olmuştu. Kızları ile bir aradayken gülüyordu sadece. Ne de olsa onlar gurbet nedir bilmiyorlardı. Türkiye’de doğmuşlardı. Nesim hariç. İlk göz ağrısı küçücük yaşında olmasına rağmen savaşın izleri ruhuna işlemişti. Bir hüzün vardı bakışlarında. Tıpkı babası gibi. “Babacığım, bugün de okula bizi sen bırakacaksın değil mi?” “Evet kızlarım, beraber gideceğiz. Sizi okuldan da alıp parka götüreceğim. Kahvaltımızı yapalım da okula geç kalmayalım olur mu güzel kızlarım?” “Tamam babacığım.” 

Tahta koltuğun kenarındaki pencereden dışarı baktı. Tarihi ahşap evlerle kaplıydı sokak. Etrafta hem Arapça hem de Türkçe konuşan çocuk sesleri… Kızlarını gurbetin dar caddelerinde değil, Halep’teki geniş bahçeli evinde büyütmeyi ne de çok isterdi. Ne Suriye eski Suriye’ydi ne de kendisi eski halindeydi. Gurbete giden yol, önce sağlığını almıştı elinden. Sonra da bitmeyen direncini. Kız kardeşinde kaldığı sürede iş bulmuş, ev kiralamış, eşyalar almış, ailesi ile yeni bir hayata başlamıştı. Allah’ın takdiri, tedavi için geldiği Türkiye’ye bir kaza sonucu bacaklarını bırakmıştı. Ne gücü kalmıştı artık ne de yaşama sevinci. Eşi ve kızları için çok üzülse de onlara belli etmiyordu. Sadece onlar için nefes alıyordu. Gurbette her şey buruktu. Bayramlarda Türk çocukları aile büyüklerinin elini öperken, kızları cep telefonuyla bayramlaşmak zorunda kalıyorlardı. O kadar zoruna gidiyordu ki! Bacakları yerinde olsaydı eğer, Suriye’ye geri dönüp eski düzenini yeniden kurabilir miydi?

 Savaş çoktan bitmiş olsa da on dört yıllık savaşın izlerini silmek hiç de kolay değildi. Halkını bağrına basan bir liderin öncülüğünde yaralarını sarıyordu Suriye artık. Ülke yeninden doğuyordu. Gidebilenler, zorlu şartlara rağmen vatanında özgürce yaşamanın mutluluğu içindeydiler. Ya gidemeyenler? Gurbetin görünmez bağları ile bağlanmışlardı göçtükleri diyarlara bir ömür. Gözlerde hüzün, dillerde hasret kokan anılarla…