Merve Uygun – AHMEDİM
Ahmed Mezid, Onların Şiiri
kum
Nuakşot’un sabahları, güneş yükselmeden önce kısa bir serinlik taşır. Rüzgâr, kapı eşiklerine bıraktığı ince kum yığınlarıyla gecenin geçtiğini haber verir. Kum. Her yer kumdur… Evlerin duvarlarına kadar sokulan kum. Odalarda kum. Annesi halı altlarında biriktirirdi kumlarını. Rüzgârın avluya taşıdıklarını ise her sabah ağır hareketlerle süpürürdü, birkaç saat sonra yeniden biriken kumu görünce ise hiç şaşırmazdı. Geri dönen, tekrar eden şeylere çoktan alışmıştı herkes. Babası üniversitede ders veriyordu. Evde kitaplar, çoğu eşyadan daha fazla yer kaplardı; ekonomi, tarih, hukuk, tefsir, edebiyat birbiriyle iç içe geçerdi. Babasının kumları ise sayfalarının arasında birikirdi. Abisi Türkiye’ye gittiğinden odasındaki bir kavanozda biriktirdiği kumları öylece duruyordu. Yani duruyor olmalıydı. Ahmed bunun farkında değildi.
su
Şehirlerinde suyun hangi gün geleceğini kimse kesin olarak bilemezdi. Musluklar çoğu zaman sessizdi, fakat kadınlar hep bir umutla kovaları muslukların önünden kaldırmazdı. Beklemek de bir hazırlıktı. Bir gün annesine neden boş kovaları toplamıyorsun diye sormuştu. Kadın gülümseyerek “Su, bekleyen eve gelir.” dedi. Ahmed uzun süre bunun sadece su için söylenmiş bir söz olduğunu sandı. Ahmed su geldiğinde, biriken kumların azaldığının da farkında değildi henüz.
taş
Yaz geldiğinde ailesi onu mahzaraya gönderirdi; oraya okul demezlerdi. Çocuklar hurma liflerinden örülmüş hasırların üzerinde diz çöker, Kur’an okur, ezber yapar, sonra dışarı çıkıp keçilerle ilgilenirdi. Öğleden sonra sıcak öyle ağırlaşırdı ki konuşmak bile insana yük gibi gelirdi.
Mahzaranın hocası yaşlı bir adamdı. Kimse onun yaşını tam olarak bilmiyordu. Sakalı kum rengindeydi, elleri ise çatlamış kurak birer toprak parçası. Ders anlatırken bazen uzun süre susar, çocuklar da o sessizliğin dersin bir parçası olduğunu bildikleri için yerlerinden kıpırdamazlardı. Sustuğu zamanlarda hoca da hiç hareket etmez, dimdik oturup başını öne eğer avuç içlerine bakardı. Bu sırada çocuklar ezberlerine çalışır, hocalarının gözleri kendilerine dönene dek sabırla beklerlerdi. Zaten sıcak bedenlerini iyice hantallaştırıyordu. Ahmed, hocanın avcunda ne olduğunu her seferinde merak ederdi. Öyle ki onlardan uzaklaşıp kendi içine gömüldüğünde daima sağ elinin avuç içine bakan hocaları, birden uyanıp yakaza aleminden çıkınca avcunu kapatır, derse dönerdi. Ahmed, onun elini cebine götürdüğünü ya da rahlesine doğru uzandığını görmemişti. Kapanan el, bir müddet sonra açılır, dersi kaldığı yerden anlatmaya devam eden hocanın kelimelerine ahenkle eşlik ederdi. O halde ellerinde hiçbir şey yok diye düşünürdü Ahmed. Avcundaki çizgilerden yol bulup, yol alıyor. Annesinden parmak izlerinin her insanda ayrı olduğuna dair bir şeyler duymuştu. Ve avuç içi çizgilerinin bazı anlamları olduğunu da… hayatçizgisi.kalpçizgisi.akılçizgisi.suçizgisi.kumçizgisi. Ahmed bir oyun tutturmuş avuç içini inceleyip yarım yamalak aklında kalanlarla isim atıyordu çizgilere.
Ahmed artık hocalarının derste dalıp gittiği zamanlarda onu taklit ederek avuçlarını açıp içlerine dikkatle bakıyordu. Bazen gözlerini hiç kırpmadan bakma oyunu oynuyordu, gözleri sulanıp yaşlar yanaklarından süzülürken ısrarla açık tutmaya çalışıyordu gözlerini. Pes edip gözlerini yumduğunda ise karanlıkta avuç içi çizgileri uçuşuyordu. Biraz parlaktılar. Çöldeki kumlar gibi parıldıyorlardı. Kumların arasından ilerlemeye çalışan su yolları mıydı bunlar? Bir gün gözlerini açtığı sırada hocasıyla bakışları buluştu. Adam çoktan derse dönmüş, bir öğrencinin ezberini dinliyordu. Ahmed, tıpkı hocası gibi dizlerinin üzerine yerleştirdiği açık avuç içlerinden utanıp sıkıldı. Bir taklitçi gibi göründüğünü düşünüp rahatsız olmuştu. Hoca gözlerini çekmese de Ahmed hızla Kur’an’ın açık sayfasına döndü. Fakat yakalanmıştı bir kere. Ders çıkışı hocası yanına gelerek onunla yürümeye başlamıştı. Belki de beni taklit etmen hiç hoş değil, sen henüz küçücük bir çocuksun ne göreceksin ki avuç içlerinde, kader çizgin henüz oluştu mu sanıyorsun? diyecekti. Fakat kumların bitip kayaların başladığı uzun bir yol boyunca yürümelerine rağmen hoca konuşmuyordu. Bir öğretmene göre sahiden çok az konuşuyordu bu kum adam. Ahmed buna daha çok sinirlenmişti. Kızarak da olsa bir şeyler söylemesini isterdi. Neydi bu şimdi? Neden yürüyorlardı? Nereye yürüyorlardı? Kumlardan geçip kayalara doğru ilerliyorlardı. Aralarında sözsüz bir iletişim vardı ve yönlerini hoca tayin ediyor, Ahmed de buna itaat ediyordu. Durmak, geri dönmek istese de devam ediyordu Ahmed. Sadece içinden konuşuyordu. Dilsiz kalmıştı sanki. Fakat iç sesi öyle gevezeydi ki… Sanki Ahmed’in durmadan konuşan iç sesini duymuş gibi, aniden durmuştu hoca. Yakınındaki bir kayaya oturmuş ve epey uzun bir iple bileğine bağlı taşı, taşın etrafında defalarca dolanmış ipi yavaş yavaş açarak ve en sonunda da ipi bileğinde tutan düğümü çözerek çıkarmıştı. Demek ki avcuna alıp uzun uzun izlediği şey hayat çizgileri, kader yolları değil, küçücük bir taş parçasıydı. Elbisesinin oldukça geniş ve uzun olan kol kısmı taşın görünmesini engelliyordu.
Küçük, koyu renkli bir taş. Parlak değildi, dikkat çekici hiçbir özelliği de yoktu. Ülkesinde çıkarılan değerli madenleri düşündü Ahmed. Onlardan biri asla değildi bu taş. Her yerde bulunabilecek sıradan bir taştı işte. Yaşlı adam taşı Ahmed’in avcuna bıraktı. Hiçbir açıklama yapmadı, Ahmed buna şaşırmadı. Anladığı gibi hocası pek de konuşkan biri değildi. Ama çok dikkatliydi, Ahmed’in ona yönelen merakını ve hareketlerini fark etmişti. Bu açıdan saygı duyulası biri, diye düşündü Ahmed. Ve bu dikkate şaşırdı. Yine de bu sıradan taşla ne yapacağını bilmiyordu. Belki de çok geçmeden kaybedecekti onu. Taş beklemediği kadar soğuktu. Şaşırıp şaşırmama halleri arasında sürekli gidip geliyordu Ahmed. Taşı cebine koydu. Ardından birkaç adım atmıştı ki cebindeki ağırlığı hissetti. Elini cebine attı: taş aynı küçücük taştı. Minicik bir şeyin onu ağırlaştırmasına anlam verememişti.
uzaklar
Otobüsten iner inmez ağabeyi montunun fermuarını boynuna kadar çekti. “Üşüyeceksin.” Ahmed gülümsedi: “O kadar mı?” Akşam olmadan cevap geldi; soğuk, sadece insanın tenine nüfuz etmiyor, kemiklerine kadar işliyordu. Artık ülkesinde değildi. Tanıdığı olarak yanında bir tek abisi vardı. O gece yurtta yorganın altında uzun süre uyuyamadı. Pencerenin dışında kar sessizce yağıyordu; hayatında ilk kez kar görüyordu. Mahzarada okuyan çocuklardan biri, dünyanın bazı yerlerinde kum yerine gökten beyaz bir şey yağdığını söylemişti. Sonrasında anne babasına sorup araştırınca kar ile ilgili bilgi sahibi olmuştu. Fakat yine de kar yağışını izlemek garip gelmişti. Sahiden kum tanelerinin beyaz renklisiydi bunlar. Gökten beyaz kum yağıyor diyerek gülümsedi, karla kendi dünyasına dair bir şeyler arasında özdeşlik kurmak hoşuna gitmişti. Yorganına iyice sarındı. O an cebindeki taşı hatırladı. Bir yıldır pantolonunu her değiştirdiğinde, pijamasını giydiğinde bile büyük bir titizlikle taşı da oradan oraya aktarıyordu. Evet, ağırlaştırıyordu onu. Özellikle Türkiye’ye geldiğinden bu yana fazlasıyla ağırlaşmıştı. Cebinde kilolarca yük taşıyor gibiydi. Ama yine de ondan vazgeçemiyor, elini cebine sokup avuçlarında onun varlığını hissedince güven duyuyordu. Hele şimdi, bambaşka bir coğrafyada sadece abisi varken, ülkesine ait bir şeyin, bu şey bir taş parçası olsa bile onunla olması daha da anlamlı hale gelmişti. Taşı avucuna alınca her zamanki gibi soğuk olduğunu fark etti. “Sen de üşüyorsun demek”. Sırıttı kendi kendine. Çöl sıcağında da karlı buz gibi bir günde de taşın aynı derecede soğuk olması ilginçti. Bu taş hep üşüyordu yahu.
İlk aylar dil öğrenirken sessiz kalmayı da öğrendi. Abisiyle olduğu zamanlar dışında lâl olmuş gibiydi. Sıkı çalışmasına rağmen Türkçe konuşabilmek için zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu. Sessiz kalmak, çoğunlukla dinlemek, hatta hep dinlemek gerekliydi. Bazen gözlerle bazen işaret diliyle iletişim kurmaya çalışmak… En çok da etrafa diğer insanlara hayretle bakmak. İnsanların yüzleri de birer dildi sonuçta; bilhassa da gözleri. Eli daima cebinde, dilini yitiren Ahmed de taşla benzeşmeye mi başlamıştı? Dilsiz, bakan hisseden bir canlı. Yoksa? Yoksa hocası da mı böyleydi?
Ahmed
Bu kadar gürültülü devasa bir şehirde yer altının görünmez labirentlerindeki bir cevherin milyonlarca yıllık oluşum hikayesini ve onu yeryüzüne en güvenli ve en verimli şekilde nasıl çıkaracağımızı öğreniyorum. İstanbul’un akışkan sesleriyle incelediğim taşların katı suskunluğu enteresan bir tezat oluşturuyor. Liseyi Kayseri’de bitirdikten sonra aldığım bursla İstanbul’a gelmek, Türkçemi iyice geliştirmemi sağladı. Yer yer karmaşaya varabilen hareket içinde bol bol konuşup, çok çok dinliyorum. Dinlemeyi, durmayı ve bakmayı lâl olduğum dönemde öğrenmiştim zaten. Konuşurken de akarsu yatağındaki bir taş gibi hissediyorum. Oradan oraya taşınan, daimî akışa eşlik eden. Türkçeyi öğrendiğim süreç boyunca doğa ile iyice yakınlaştım. Buradaki tabiat ile ülkemdeki arasındaki derin farklılığın farkındayım. Akarsu yatağındaki taş ile çöllerdeki nasıl bir olabilir ki? Kumlardan çok uzağım burada. Çeşmelerden gürül gürül akan su, beni kumlarımdan arındırıyor. Burada sadece sahil kenarında bulunan kumlar, daima suyla buluşuyor. Peki, maden mühendisi olarak ülkeme döndüğümde benim de kendime ait kum tepeciklerim olacak mı? Onları nerede saklayacağım? Kapı arkalarında mı? Annem gibi halı altlarında, abim gibi kavanozlarda mı? Moritanya’da güçlükle, susuzlukla hayata devam eden herkes bilir kum dökmeyi. Bir yanda Sahra Çölü bastırır bir yanda altyapı yetersizlikleri… Senegal Nehrinin canı ne ki?
Öğrenimim boyunca edindiğim mesleki birçok teknik bilginin yanında taşların dilini de çözdüğümü düşünüyordum. Taşların sessizliğini ya da. Üzerlerindeki her çatlak, her damar, her renk değişimi geçmişte başlarına gelen olayların izleri. Kumların paramparça olmuş halleri de… binlerce hatta milyonlarca yıl süren devasa bir ufalanma, taşınma ve birikme süreci bu. Çöl kumu, kar gibi gökten yağmıyor ya da bir anda var olmuyor. Kum da devasa kaya kütlelerinden meydana geliyor. Korkunç boyutlardaki kuraklık, şiddetli rüzgarlar, devasa sıcaklık farkları taşları terbiye ediyor. Dönüştürüyor. Ufalıyor.
Birinci sınıfta laboratuvarda mikroskop altındaki ince kesitlere bakarken kayaların içindeki mineraller renk renk ışıldıyordu. Tıpkı mahzarada gözlerimi kapadığımda karanlıkta uçuşan parlaklık gibi. İnce beyaz çizgiler, koyu renkli taşların içinde birbirine ulaşıyor, ayrılıyor, yeniden birleşiyordu. Haritaya benziyordu ya da bir nehrin kollarına. Aslında avucumdaki çizgilere. Artık kader çizgim oluşmuş mudur acaba?
Hocamız görüntüyü büyüterek, “Doğa hiçbir şeyi bütünüyle yok etmez,” demişti. “Sadece başka bir biçime dönüştürür.” Not defterime bu cümleyi yazmış, sonra altına farkında olmadan başka bir cümle daha eklemiştim: “İnsan da öyle mi?” Cebimde taşıdığım taş parçası, bin yıllar boyunca ne badireler atlatmıştı kim bilir. Onu neye göre kıymetsiz bulmuştum ki… İlla değerli maden mi olmalıydı?
Bir gün laboratuvarda kimse yokken cebindeki taşı merceğin altına yerleştirdi. Bildiği kadarıyla uzun uzun inceledi. Taş sıradan bir taştı, hiçbir özel nitelik göremedi. Aynı ebatlara sahip diğer taşlarla ağırlığını karşılaştırdı nerdeyse aynıydılar. Taşı cebine koyup hızlıca laboratuvardan çıktı.
*
Aynı günün akşamı annesi aradı. Sesinde yıllardır değişmeyen o dinginlik vardı: “Bu yıl mahalledeki eski kuyu yeniden doldu.” Ahmed doğruldu. “Hangi kuyu?” “Sen küçükken oynadığın.” Ahmed’in çocukluğu birdenbire gözlerinin önüne geldi; yarıya kadar kumla dolmuş, kimsenin su çıkmayacağını düşündüğü o kuyu.
“Nasıl?”
“Bilmiyoruz.”
Kadın bunu söylerken şaşırmıyordu; çölde yaşayan insanlar, bazı şeylerin sebebini öğrenmekten çok, onları kabul etmeyi bilirlerdi.
“Öyleyse…”
Annesi sözünü tamamlamadı. “Su geldi.” Bu kadardı.
Telefon kapandıktan sonra Ahmed uzun süre pencerenin önünde oturdu. İstanbul’un ışıkları Boğaz’ın üzerinde titriyordu; şehir, geceleri sanki kendi yansımasına bakıyordu. Masanın üzerindeki taşı avucuna aldı. Taş herhangi bir taştı, diğerlerinden farklı hiçbir özelliği yoktu. Hocasının ona bakıp durması asla unutmaması gereken bir şeyi hatırlamak için olmalıydı. Başka bir anlamı olamazdı. Hocasının neyi unutmamaya çalıştığını bilemezdi, ama onun da taşa asla unutmaması gereken bir anlam yüklemesi gerektiğini düşündü.
O akşam staj için gittiği şantiyeden çıkarken yağmur başladı. İnsanlar koşarak metro girişlerine, dükkân tentelerinin altına sığındı; Ahmed yürümeyi sürdürdü, ıslanmayı umursamıyor, hatta ıslanmayı seviyordu. Yağmurun gelişine kimse şaşırmıyordu. O an annesinin “su geldi” deyişindeki sıradanlığı hatırladı.
Pencereyi açtı. İstanbul’un uğultusu içeri doldu; derinlerden, trenlerin geçtiği yerlerden gelen belli belirsiz titreşim hissediliyordu. Ahmed başını kaldırdı, o uğultunun içine, çocukluğundaki çöl rüzgârı karışıyordu sanki. İki ses birbirine benzemiyordu, ama birbirini tamamlıyordu. Ahmet bu tamamlanışta bir aydınlanma yaşadı. Taşı cebinden çıkardı. Avucuna alıp uzun uzun baktı. Staj sonrası diplomasını alacaktı. Maden mühendisi olmanın ona yüklediği sorumluluğu düşündü. Ülkesindeki zengin madenlerle bağ kurmakta zorlanmadı, çünkü burs kazandığında ısrarla bu bölümü okuması konusunda hem ailesi hem okul müdürü ısrarcı olmuştu. Oysa Türkiye’de gözde bir bölüm değildi. Burada gözde olmayan bir bölüm konusundaki bunca ısrarı şimdi anlıyordu. Avucunda taşıdığının bir taş değil de ülkesi olduğunu fark edince gülümsedi.
Abisi Türkiye’de iş bulmuş çalışıyordu. Onun da dönmemesi konusunda ısrar ediyordu. Olmaz demişti, üzerimde mahzaradaki hocamın emanetini taşıyorum, dönmeliyim. Emanetin bir taş olduğunu öğrenince abisi uzun bir kahkaha attı. Tartışmaya niyeti yoktu, aralarına uzun mesafeler girmişti. Sustu. Cebindeki taşı yokladı. Serinliğini hissetti. Belliydi, suyun beklenmedik bir anda gelişi gibi o da gidecekti ve annesi “Ahmedim geldi,” diye komşularına haber verirken sesinde çölün kadim kabullenişi olacaktı. Dönüşümle onun da babamın da kumlarını azaltabilecek miydim? Ya benim kumlarım? Taş kovuklarında saklayacaktım onları.