Dürdane İsra Çınar – FAVZİA’NIN HİKÂYESİ

Fawzia Rashidi, Onların Şiiri

Üzücü Bir Kitap Okuduğumda Kâbus Görürüm

“Deryanın içinden çıktım selamet /

Yaratan Kadir’im eyleyip inayet 

Üç gece üç gündüz ağlayıp iki ümmet/

Yeni baştan canımı ihsan eyledi”

On yaşına dek kışlaktaydık. Kışlak deriz biz Türkmenler köye. Kerpiçten yapılma bir caminin yine kerpiçten yapılmış küçük bir hanesinde yaşayan geniş bir aileydik. Bahçesinde türlü meyveler, dut ağaçları ve güller… Ortasında tüm köyün içme suyunu karşılayan yine kerpiçten yapılma bir havuz… Zamanın saplarından karılmış, Belh’in yakıcı güneşi altında kurutulmuş, sürgün veren ağaçlardan kalıplara dökülmüş hüzünlü bir balçıktan yaratılmıştık. Ruhumuz bahçemizin bahar eyyamında coşup gürleştiği o büyülü yeşillikten dürülüp bedenimize üflenmişti. Suyumuz az, susuzluğumuz çoktu. Suskunluğumuz sabahlara dek kızıl halılar dokurdu. On yaşına gelen hemen her kız çocuğu rahle başından kalkıp halı tezgahının başına oturdu. İçi pamuk dolu yumuşak körpeçeler üzerinde uyuklarken kulaklarım tezgahların gece zikriyle vecd halinde uğuldayıp dururdu.

Dedem imam olduğu için camii lojmanı denebilecek bir evde yaşıyorduk. Üzerinde ak entarisi, çizgili çapanı, beyaz sarığı, çenesinde bulutlaşan ak sakalı ve çekik, kederli gözleriyle dedem vakit namazlarından sonra ağaç altındaki kerevete oturup bağdaş kurar, uzun uzun Kur’an okurdu. Annem tepsi içinde bir çaynik ve birkaç piyale hazırlar ve elime tutuştururdu. Tepsiyi hürmetle dedemin önüne koyar kerevetin bir ucuna ilişip otururdum. Bahçeye başlarında başka çeşit şapkalar olan misafirler gelir giderdi. Kandehari takke takan bir Özbek, tepesinden sağa doğru düşürdüğü pakoluyla bir Tacik ya da kendine has sarığı veya takkesiyle bir Peştun… Onlar dedemle oturur sohbet eder, çay içerlerken benim gözüm caminin avlusundaki kıpkırmızı güllere dalardı. Kadınlar giremezlerdi camii bahçesine. Olur da birisi yolu uzatmamak için kestirme olsun diye bahçeye sapsa ayıplanırdı. Dedem öyle katı düşünmezdi ama sırf ayıplanmayalım diye sıkı sıkı tembihlerdi bizi. 

On yaşına geldiğimde köyümüzü ardımızda bırakıp Mezar-ı Şerif’e taşındık. Gül kokusu, kerpiç sarısı, dut ve kiraz, halı tezgâhları… Bir rüya gibi silindi şehrin kalabalığında. Babam, ben doğduğum günden beri uzaktaydı. Onu görene dek, kimsenin fark etmediği bir bambu ağacı gibiydim. Duygularım içimin boşluğundan kayıp düşüyor, kimse onları kucaklayıp yerden kaldırmıyordu. Gizliden gizliye yaşıtlarımın babaları tarafından fark edilmek, sevgi görmek istiyordum. Bazen iki, bazen üç sene sonra yalnızca bir aylığına eve geldiğinde babam, tıpkı bir aylık ömrü kalmış bir hastanın o son ayına tüm ömrünü sığdırmak istemesi gibi telaşlanırdım. Acı içimde düğüm düğüm olurdu. 

O düğümü sadece dedemin anlattığı Gül ve Senuber hikayesini hatırlayınca unuturdum. Kendimi, sevdiğine erişebilmek için uzun yollar kat eden Sanûber gibi düşlerdim. Rüyasında görüp söyleştiği o perinin sözüne, her sıkıştığımda ben de kulak verirdim: “Beni ararsan bu gülü kokla! Yine ararsan üç yüz yılda ulaşırsın.” 

Sanki üç yüz yıl geçti. Çin Maçin’den Şehr-i Şebistan’a, Mezar-ı Şerif’ten İstanbul’a eriştik. O uzun yol boyunca anladım ki bu dünyada hepimiz başka biçimde çaresizdik. Ben ise hâlâ biraz bambu ağacıydım. Her yeni mevsimde gövdemde görünmez bir boğum daha beliriyordu. Beni derinden sarsacak bir kitap okusam, kederli bir filme rastlasam, gece aynı düş gelip buluyordu beni. Hep bir kargaşanın ortasında, görünmeyen bir elin bana uzanmasını bekliyordum. 

Bir gün bu düşü anneme anlattım. Uzun süre sustu. Sonra, benim hatırlamadığım bir günü, sanki kendi hafızasından değil de yıllardır taşıdığı bir yaranın içinden çıkarıp usulca önüme bıraktı.

Henüz ben altı aylık bir bebekken Seydabad’daymışız. Hazaraların yaşadığı o eski mahalle, çatışmaların ateşiyle günlerce kavrulmuş. Herkes koynuna bir çocuğu bastırıp kaçarken yollar cesetlerle doluymuş. Uhdi’de rutubet kokan bir bodruma sığındıklarında, annemin kolları ansızın iki yanına düşmüş. O ana kadar beni taşıdığını sanan elleri, çaresizce boşluğa kapanmış.

Adımı, karanlığın içinde defalarca söylemişler: Fawzia! Fawzia! Nihayet amcam çıkagelmiş; beni göğsüne bastırmış hâlde… İnsan bazen hiç hatırlamadığı bir günün yasını ömrü boyunca tutuyor. Sanırım kâbuslarım da o bodrumun karanlığında değil, annemin kucağında bir anlığına hissettiği o boşluktan doğdu. O günden bana miras kalmış yalnızca bu ürperti… Bazen düşünüyorum; insanın belleği yalnızca gördüklerini mi saklar? Ya beden? Belki ten de hatırlar. Belki kemikler, daha dile gelmeden öğrenir korkuyu. Belki bu yüzden, ne zaman hüzünlü bir kitap okusam, satırların arasından yükselen sesler beni aynı karanlık bodruma götürüyor. Kimsenin birbirini seçemediği, herkesin bir çocuğu aradığı o uğultuya… Rüyamda hep birileri bana yetişmeye çalışıyor; ben ise kendimi değil, elimden kayıp düşen bir gülü arıyorum.

Dedemin anlattığı hikâyeyi yeniden düşündüğümde fark ettim ki Senuber’in üç yüz yıllık yolculuğu bir sevgiliye kavuşmak için değilmiş. İnsan bazen ömrü boyunca kendi çocukluğunu ararmış. O çocukluk ki kerpiçten bir duvarın gölgesinde uyur, bir dut ağacının yapraklarında hışırdar, bir cami avlusunda açan güllerin kokusuna siner. Ben Mezar-ı Şerif’ten İstanbul’a gelirken ülkemi değil, o kokunun izini sürmüşüm. Belki de sürgün, insanın toprağını değil; kokusunu kaybetmesidir.

Şimdi ne zaman bir gül eğilip yüzüme yaklaşsa, onun hangi bahçeden geldiğini sormuyorum. Çünkü biliyorum: Bazı çiçekler yalnızca toprakta yetişmez. Bazıları, kaçarken birbirini kaybetmeyen ellerde, yıllarca dönmeyen babaların sessizliğinde, halı tezgâhlarının gece boyunca süren zikrinde ve bir çocuğun hiç hatırlamadığı hâlde her gece yeniden gördüğü rüyalarda açar. 

Dürdane İsra Çınar